Bir Dünyalının Not Defteri

Aralık 8, 2008

SOSYOLOJİ TARİHİ 1[4] – Yrd.Doç.Dr.Suna TEKEL

Filed under: Ders Notları,Sosyoloji — kivanc @ 20:48

SOSYOLOJİ TARİHİ 1 – BÖLÜM 4 2002 GÜZ DÖNEMİ
Yrd.Doç.Dr.Suna TEKEL
http://web.inonu.edu.tr/~stekel/sostar14.htm

5)- Bilimdeki Gelişmeler

Bilimin Başlangıcı
Bugün bilim olarak nitelediğimiz bilgi ve düşünme türü uygarlığımızın oldukça yeni sayılan bir ürünü olmakla birlikte kökleri çok eskilere kadar uzanmaktadır. Tarih öncesi çağlara baktığımızda ; felsefe, din, efsane gibi ruhsal, el sanatları gibi pratik yaşam ihtiyaçlarına yönelik uğraşlar dışında, gözleme dayalı olarak kavramsal düşünme demek olan bir bilimden söz etmek zordur. Ancak şu da söylenmelidir ki bu tür uğraşların dayandığı bilgi, teknik ve kavramlar sonraki çağlarda daha belirgin olarak ortaya çıkan bilimsel kavram ve işlemlere kaynaklık etmiştir. Buradan bilimsel düşünme ve bulma çabasının kökeninde biri; gündelik yaşamı rahat ve güvenilir kılma, diğeri de dünyayı anlama gibi iki temel ihtiyaç yattığı görülmektedir. Bu ihtiyaçlardan ilki insanlığın uzun tarihinde kuşaktan kuşağa aktarılan çeşitli yaşantı ve beceri biçimlerini kapsayan bir teknik geleneği; ikincisi insanoğlunun duygu, inanç ve düşüncelerini içinde toplayan bir kültürel geleneği oluşturmuştur. İlkel insan doğa ile ilişkisinde basit teknik becerilerini kullandığı kadar, büyü türünden birtakım akıl dışı yollara da başvurmaktan geri kalmamıştır. Büyünün amacı da teknoloji gibi doğayı etkilemektir: Ölmekte olan hastaları iyileştirmek, beklenen doğal felaketleri önlemek, düşmanların yok olmasını sağlamak gibi. Hatta aynı amacı, dünyanın varoluşu ve düzeni ile ilgili çeşitli kültürlerde var olan efsane türünden masal ve öykülerde de bulmaktayız. Güneş’in, Ay’ın ve yıldızların yaratılış ve varoluş nedeni, insanoğlunun yaşam ve ölüm karşısında duyduğu korkuyu giderme, aradığı güveni ve rahatı sağalama olarak tasavvur edilmiştir. Ancak büyü de bile doğanın isteğe göre değişmediği, bazı yasalara boyun eğmek gerektiği düşüncesi üstü örtük de olsa yer almaktadır. Ateşin daima yaktığı, suyun ıslattığı, Güneş’in parlak olduğu, hava bulutlu olmadıkça yağmurun yağmadığı, yazların sıcak, kışların soğuk gittiği gerçeğinden ilkel insan da kendini kurtaramayacağını bilmekteydi. Ne var ki büyü ve efsane doğrudan bilime yol açmamıştır. Bilimin doğuşu için doğayı denetim altına almaya yönelik katı bir faydacılık dışında yarar amacı gütmeyen katıksız bir anlama ve bilme tutkusuna da ihtiyaç vardır.

İki gelenek başlangıçta ve uzun süre çoğu kez ayrı ellerde kalmış ve böylelikle yeterince karşılıklı etkileşim olanağı bulamamıştır. Buna örnek olarak Eski yunan uygarlığı’ndaki basit tekniklere dayanarak iş gören zanaatçılar ile , duygu, ,inanç ve düşünce dünyasını oluşturan şair, politikacı ve filozofları gösterebiliriz. Bu ayrım ortaçağ boyunca devam etmiş ve ancak yeniçağ başlarında ortadan kalkmaya yüz tutmuştur. Rönesansla başlayan bilimsel düşünme ve araştırma çabası, iki geleneğin ; deneye olanak veren teknik becerilerle, kavramsal düşünmeye yol açan metafizik türden teorik çalışmaların etkili bir kaynaşmasına dayanmıştır.
Bilimin Gelişmesi
Bilimin gelişmesi ile ilgili görüşler çeşitli olmakla birlikte bunlardan iki tanesi konuya açıklık getirmek açısından faydalı olacaktır. Bu görüşlerden birine göre bilim yavaş fakat sürekli ilerleyen bir bilgi üretme ve çoğaltma sürecidir. İkinci görüşe göre ise, bilimde gelişme teorik düzeyde yer alan köklü düşünme değişikliklerinin bir sonucudur. İki görüş ilk bakışta bağdaşmaz nitelikte görünebilmektedir. Bu açıklamaların bir tanesinde evrimsel bir gelişme diğerinde ise devrimsel bir gelişme görünmektedir. Gerçekten de bilimin gelişimi, olgusal bilgilerimiz yönünden sürekli bir birikim, saptanmış olguları yorumlama ve açıklama yönünden ise ancak zaman zaman patlak veren düşüncede devrim biçiminde görülmektedir. Bilim tarihine bakıldığında ise her iki görüşün de kanıtlanmasını sağlayan örnekler görülebilmektedir. Geçmişte gözlem ve deney yoluyla saptanmış pek çok olgusal gerçekler giderek artan bilgilerimizin bir bölümü olarak geçerliliklerini sürdürmektedir. Bunları bir yana itme geçersiz sayma yoluna gidemeyiz; geçmişte bulunmamış olsalardı bugün bulunacaklardı. Oysa aynı sürekliliği olguları açıklama amacıyla bilginlerce ileri sürülen teorilerde görememekteyiz. Bilim tarihinde aşağı yukarı aynı olgu grubunu açıklamak amacıyla değişen aralıklarla çoğu kez birbiri ile bağdaşmayan teorilerin ortaya atıldığı görülmektedir. Bir örnek vermek gerekirse gök cisimlerinin gözleme konu olan hareketlerinin açıklanmasında antik yunandaki filozoflardan Newton’a kadar geçen 2000 yıllık sürede ortaya atılan değişik teorileri de gösterebiliriz. Bu gibi teoriler olgusal buluşlar gibi bir bilgi birikimi yaratmamakta tersine her biri bir öncekini yıkma ve ya hiç değilse değiştirme rolü oynamaktadır.

Her teori doğaya belli bir bakış açısını dile getirir; fakat başka bakış açıları olanağını ortadan kaldırmaz. Herhangi bir teorinin ortaya atılmasında veya benimsenmesinde olguları açıklama gücü kadar kişisel beğenilerimiz de rol oynamaktadır. Bu nedenledir ki aynı alanda rakip teorilerin ortaya çıktığını ve uzun süre tutulan teorilerin bile birtakım koşulların oluşması ile geçerliliklerini bazen beklenmedik bir biçimde kaybettiklerini görmekteyiz.

Şöyle bir anlatılanları toparlayacak olursak; bilimin gelişimi ne tek başına birtakım teorik görüş değişikliklerinden ne de yalnızca birbirine eklenen sürekli bir buluşlar zincirinden ibarettir. İki süreç birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Yeni olgusal buluşlar yeni teorilere yol açtığı gibi, yeni teoriler de yeni gözlem ve deneylere kapı açmakta, dolayısıyla yeni buluşların koşullarını hazırlamaktadır. Olgusal buluşlarla teorik açıklamalar arasındaki bu karşılıklı etkileşim bilimde gelişmenin gerçek itici gücünün oluşturmaktadır. Bu itici güçten kaynaklanan bilimsel gelişmenin iki dönemli bir süreç olduğu söylenebilir. Dönemlerden biri teorik düzeyde açılmayı, ötekisi bu açılmanın olgusal düzeyde pekiştirilmesini simgelemektedir. Fakat her pekiştirme er geç yeni bir açılmanın gereklerini de oluşturmaktadır.

Geniş bir perspektif içinde bakıldığında bilimin uzun gelişmesini dört aşamada incelemek mümkündür:

1. Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarına rastlayan empirik (görgüsel/görgül) bilgi toplama aşaması.

İlk uygarlıklar Dicle-Fırat, Nil gibi büyük nehir vadilerinde ortaya çıkmıştır. Bu uygarlıklar bilimin doğuşu için elverişli sosyal ve ekonomik koşullar taşıyorlardı. M.Ö. 3000 yıllarında Mezopotamya’da (Dicle -Fırat nehirleri vadisinde) Sümer Uygarlığı tarım ve hayvancılık yanında teknolojide de ileri gitmişlerdir. Bakır ve kalay karışımından bronzu elde etmek suretiyle çeşitli ve dayanıklı malzemeler üretebiliyorlardı. Üretilen ürünler tapınaklarda toplanıyor, yöneticiler ve din adamları ise bu ürünün toplanması ve dağıtımı işinden sorumlu oluyorlardı. Kayıtlar ise kil üzerine işaretlenmektedir. Sümerlerde resim-işaret yazı sistemi, çarpım tablosunun kullanılması görülmektedir. Sümerlerin yerini alan Babilliler ise, matematik ve astronomide ileri gitmişler, yönetici ve ruhban sınıfının yetiştirilmesi için tapınak okulları kurmuşlardır. Dairenin 360 derece olması, saatin 60 dakika ve dakikanın 60 saniye olduğunu da Babilliler bulmuşlardır. Astronomide ilerlemeler kaydedilmiştir (astronominin ilk bilim oluşunun nedeni; incelemeye konu olan cisim ve olguların basit ve düzenli olup, sürekli gözleme elverişli olan periyodik (dönemsel) hareketler yapmalarıdır). Uzun ve sürekli gözlemlerle elde edilen bilgilere dayanarak toprağı işleme, ekim ve hasat gibi mevsime bağlı işler için takvim geliştirmişlerdir. Bu arada gök cisimlerinin incelenmesi ile devletin geleceğine refah ve mutluluğuna ilişkin işaretleri de yakalamak amaçları arasındadır.

Nil vadisindeki Mısır Uygarlığı’na bakıldığında ise tarımın doğa şartlarından dolayı daha basit olduğu görülmektedir. Burada tarım Nil’in taşmasının ardından her iki yana gelen verimli toprakların kurumasının ardından ekim yapılması şeklindedir. Toplumsal yapısına bakıldığında ise, yönetenler ve çalışanlar ayrı ayrı tabakalaşma yapısı içinde olduğu görülmektedir. Her iki kültürde de bilim din adamlarının elindedir. Mısır Uygarlığı’nın bilime katkısı günün yirmi dört saate bölünmesinin bulunması yanında daha çok hekimlik alanında olmuştur. Kafa ve göğüs göğüs yaralanmalarında takip edilecek uygulamalar günümüze kadar gelmiştir. Ancak burada söylenmesi gereken bir diğer husus da hekimlik konusunun büyüye dayanmasıdır. Hastalık kötü ruhların vücuda girmesi olarak yorumlanmaktadır ve tedavi için yapılan uygulamalar ise; kötü ruhun vücuttan kovulmasıdır.

Genel olarak bu döneme bakıldığında bilim; olgu toplama, pratik ilgi ve ihtiyaçlara cevap arama şeklindedir, teorik nitelikte sorulara rastlanmamaktadır. Astronomi; takvim oluşturma ve astrolojik kehanetlerde bulunma amacındadır, matematik; arazi ölçümü ve ürünün toplanması dağıtılmasının kaydedilmesi gibi iş hayatı ile ilgili pratik problemlerin çözümü amacındadır. Tıp ise; hastaları iyileştirirken aslında kötü ruhları bedenden kovmak amacındadır.

2. Bilimin gelişmesindeki ikinci aşama; Eski Yunanlıların evreni açıklamaya yönelik akılcı sistemlerinin kurulması dönemidir. Astronomi sahasında eski bilgin ve düşünürlerin en önde gidenleri Milattan önce beşinci yüzyılda Phytagoras ve dördüncü yüzyılda Aristo ile başlamak üzere bu sahada pek çok filozof çalışmıştır. Phytagoras’a göre evren matematiksel yasalar tarafından yönetilmektedir. Bu anlatım bize, gözlem ve deney sonuçlarını yorumlama ve genellemede matematiğin kullanılmasını sağlamıştır. Aristoteles’e göre gökyüzü nesnelerinin yapıldığı madde ile yeryüzü nesnelerinin yapıldığı madde apayrı nitelikteki şeylerdir. Birinciler yetkin, sonsuza dek kalıcı, değişmez, bozulma, ikinciler ise tam tersine geçici kusurlu ve bozulur cinsten şeylerdir. Birincilerin hareketleri çembersel ve tek biçim, ikincilerinki doğrusal ve değişik biçimler gösterir. Dünya evrenin merkezindedir. Aristo’nun ortaya koyduğu bu sistem hem olumlu hem de olumsuz sonuçlara yol açmıştır. Sistemin uzun süreli etkisi bilimin gelişimini durdurucu olmuştur; daha üstün bir sistemi düşünmek yüzyıllar boyunca olanaksız sayılmış özellikle ortaçağda bilimlerin üstadı olarak anılan Aristo’nun her söylediği eleştirisiz kabul edilmiştir. Milattan sonra yüz elli yıllarında ise Ptolemy Batlamyus kendi çağının ve daha önceki devirlerin bilgilerini çok geniş bir teori halinde düzenleyerek sistemleştirmiştir. Yaklaşık 1500 yıl kadar “Almagest” adlı kitapta anlatılan Batlamyus sistemi insanların zihinlerinde yer etmiş ve her yerde kainatın gerçek tasviri olarak kabul edilmiştir. Batlamyus teorisinin esasına göre dünya sabit, hareketsiz, durgun bir kitleden ibarettir; bu kitle kainatın merkezinde bulunmaktadır; güneş de dahil olmak üzere tüm sabit yıldızlar ve bütün gök cisimleri onun etrafında dönerler. Dünya bir küreler sisteminin orta noktasıdır, gezegenler buna sıkı bir şekilde bağlanmıştır. Bu anlayışa göre, çoğu zaman doğuya doğru hareket eden gezegenler bir durma noktasına gelinceye kadar periyodik olarak yavaşlarlar, sonra ikinci bir defa tersine dönerler ve tekrar doğuya doğru harekete başlarlar, bu değişme çemberi sonsuza kadar tekrarlanır durur.

Batlamyus’un teorilerinin kabul görmesindeki psikolojik faktörler incelendiğinde ; ilk olarak bu sistemin tabii görüntülere yani eşyanın herhangi bir kimse tarafından gözlenebilecek olan görüşlere dayanmasıdır. Bir diğeri ise, dünyayı kainatın merkezi saymak , gezegenlerin onun etrafında döndüklerine inanmak insana hoş geliyor olabilirdi ve bütün kainatın insan için yaratılmış olduğu düşüncesini uyandırıyordu.

3. Ortaçağdaki Yunan felsefesi ile dinsel dogmaların bağdaştırılma çabaları karşısında İslam Dünyası’ndaki bilimsel çalışmaların oldukça parlak başarılarını kapsayan bir aşamadır. Antik uygarlığın sona ermesiyle İtalyan Rönesansı’nın başlaması arasında geçen dönem Avrupa için karanlık bir dönem sayılır. Bu dönemde bilim ve felsefede öncülük Müslümanların eline geçmiştir. Başlangıçta Yunan kaynaklarından yapılan çevirilerle işe koyulan Müslümanların çok geçmeden önemli bazı katkılarda bulundukları görülür. Müslümanlar yalnız bilimsel düşünme geleneğini sürdürmekle kalmamışlar, bu düşüncenin Avrupa’da yeniden canlanmasında da Avrupalıların Arapçadan çeviri yapmaları suretiyle başlıca etken oldular. Ortaçağ boyunca Hristiyan teolojisinin egemenliği sürerken idealist bir filozof olan ve mistik bir evren anlayışı bulunan Platon’un; dünyada algıladığımız nesne ve olguların sadece birer görüntü olduğunu , gerçeğin ise onlarda değil onların gerisinde yatan idealarda aranması gerektiğini ileri süren düşüncesi Yeni-Platonculuk olarak ortaya çıkmıştır. Plotinos’dan başlayarak giderek güçlenen bu düşünce anlayış ile olgusal düşüncenin rasyonel niteliğinin kaybolduğu görülmektedir. Hristiyanlığın egemen olduğu bu ortamda doğaya ilişkin bilgiler kilise öğretisini pekiştirmeye yaradığı ölçüde değerli sayılmaktadır.

Bu arada doğuda İran’a, batıda Kuzey Afrika’dan İspanya’ya kadar uzanan bir alanı ele geçiren müslümanlar yeni toprakların kültürü ile tanışmış ve başlangıçta Yunan eserlerini kendi dillerine çevirmişlerdir. Başlangıçta İslam Dünyası’nda ansiklopedik bilgi toplama ve bunlar üzerinde yorum yapma çalışmaları görülmektedir. En parlak başarıları matematik, tıp ve kimya alanlarında olmuştur. Kimya alanındaki çalışmalar o döneme özgü olarak simya alanında olmuştur. Bayağı türden metali altına çevirme, hayat iksirini bulma başlıca ilgi alanları olmuştur. Kimya alanında Cabir’in çalışmaları önem kazanmıştır. El Kındi’nin fizik ve felsefe üzerine çalışmaları önemlidir. Astronomi alanında Muhammed El Battani ve güneş, ay tutulmaları üzerinde gözlem yapan İbn-i Yusuf’un çalışmaları örnek olarak verilebilir. İslam bilim ve kültürü on birinci yüzyıla kadar canlı ve parlak dönemini sürdürdükten sonra bilimin dine aykırı olduğu kutsal inançları zayıflattığı iddiası yoğunluk kazanır. Bu durumu hazırlayan sebepler arasında ekonomik ve idari alanda zayıflama gösterilebilir. Bu ortamda İbn-i Rüşt görülmektedir. O’na göre din kişisel olup iç dünyamızla ilgili bir sorundur. Bu dönemdeki bir diğer düşünür Gazzali’dir. Filozofların Yıkımı adlı eserinde felsefenin gereksizliği üzerinde durmuştur.

4. Bilimsel gelişmenin bu aşamasında ise, Rönesans sonrası gelişmelerin yer aldığı modern bilim aşaması görülmektedir. Bu dönemde Amerika kıtasının keşfi, Magellan’ın dünyayı dolaşması, Vasco de Gama’nın Hindistan’a ilk deniz yolculuğunu yapması, Martin Luther’in Protestan Reformu’nu ortaya atması, Mikelanj’ın sanatsal eserleri, Paraselsüs ve Vesalyüs’ün modern tıbbın temellerini atması, Leonardo Vinci’nin çok yönlü çalışmaları görülmektedir. Bu devrin bir diğer önemli eseri Kopernik’in “Gök Kürelerinin Dönüşleri Üzerine” adlı eseridir. Aslında kitap bir çok yönüyle Aristoteles’in görüşlerini yansıtmaktadır ancak “geosentrik” (dünya merkezli) evren sistemi yerine “heliosentrik” (güneş merkezli) evren sistemini önermesinin sonucunda bilimde olduğu kadar diğer düşünce alanlarında da sarsıcı bir etkisi olmuştur. Bu sistem yalnız modern bilimin doğuşunda değil insanın evren içindeki yerini saptamada da yeni bir görüş getirmiştir: Kopernik’le birlikte insanoğlunun kendini evrenin merkezinde sayma iddiası yıkılmış, doğanın bir parçası olduğu fikri ortaya çıkmıştır. Araştırmaların ise ilahi olanlardan ziyade insancıl olanlara doğru gelişmesi sonucunu yaratmıştır.

Onun istemine devrimci niteliği veren unsur, yerküreyi evrenin merkezi olmaktan çıkarıp Güneş çevresinde dolanan gezegenlerden biri olarak ele almasıdır. Yerkürenin yerine Güneş’i koyması dışında bu sistem Batlamyus’un sisteminden farklılık göstermez. Evren gene sınırlıdır. Kopernik kökeni Aristarkus’a kadar uzanan heliosentrik sistemi önerirken bunun yol açacağı tepkileri daha baştan sezinlemiştir. Bu yüzden kitabın basımını uzun süre bekletmiş ancak dostlarının ısrarı üzerine yayımlamıştır. Arkadaşı Osiander, bir teolog olarak doğacak tepkileri göz önüne alarak bir önsöz hazırlamıştır ve burada önerilen bu sistemin bir hesaplama aracı olmaktan öteye geçmediği konusunda okuyucuyu uyarır. Kitap kolay anlaşılır türden olmadığı için önemli bir tepki görülmez. Ancak ertesi yıl Kopernik’in eseri düzeltilinceye kadar Katolik Kilisesi’nin yasaklı listesinde yer almıştır. İki yüzyıldan fazla bir zaman yasaklı listesinde kalmıştır.

Kopernik’in taraftarlarından Giordano Bruno uzayın sınırsız olduğunu, güneşin ve gezegenlerin bu türlü pek çok sistemden sadece bir tanesi olduğunu savundu. Hatta canlıların yaşadıkları başka gezegenler olduğu, buralarda insan kadar akıllı ve ya ondan daha ileri de varlıklar olabileceğini ileri sürmüştür. Bu şekilde dine karşı davranmasından dolayı Engizisyon Mahkemesi’nde yargılanarak yakılmasına karar verilmiştir. Aynı şekilde İtalyan astronomu Galileo’da Kopernik teorilerine inanmaktan vazgeçmeye zorlanmış ve hayatının geri kalan kısmını hapiste geçirmiştir.

Kopernik’ten sonra gelen en büyük astronom Tycho Brahe’dir. Kopernik’in dünyanın güneş etrafında döndüğü fikrine katılmamıştır ancak yaptığı gözlemler ile Almanyalı asistanı Kepler’in meşhur üç kanununu ortaya koymasına imkan sağlamıştır: Gezegenler güneş odak noktası olmak üzere daireler şeklinde değil elipsler halinde hareket ederler, gezegenler ve dünya güneş etrafında dönerken her zaman aynı hızda değil güneşe en yakın noktada hızı en fazla olmak üzere gider, gezegenin güneşten uzaklığı onun güneş etrafındaki dönüş periyodu ile orantılıdır.

Kopernik teorisinin geçerliliğini tam bir şekilde ispatlayan ise çekim kanununu bulan ve gezegenlerin hareketlerine ilişkin kanunları ortaya atan Sir Isaac Newton olmuştur. Evrenin geri kalan sırlarından bazıları da yirminci yüzyılda Einstein ‘ın izafiyet teorisi ile çözülecektir. Şimdi bu konulara kısaca bir göz atalım:

Newton’un çalışmalarından bahsederken ilmin esas fonksiyonunun özenle tertiplenmiş deneyler yapmak, deneylerde gözlemlenen sonuçları kaydetmek ve alınan sonuçları matematik kanunlar halinde ortaya koymak olduğunu belirtmiştir. Newton’un bu anlatımda üzerinde önemle durduğu konu; eşyanın özelliklerinin araştırılmasında uygun metodun deneylerden çıkarılması düşüncesidir. Bu prensipler, zamanımızın ilmi araştırma metoduna uymakla birlikte o zaman için kabul edilmiş değildir. Hayal gücüne, akıl yoluyla düşünmeye ve eşyanın dış görünüşüne dayanan çoğu eski filozoflardan gelen inançlar deneysel bilgilere tercih edilmektedir..

Newton; Principia adlı eserinde cisimlerin hareketlerini matematik yoluyla açıklamasını yapar, onun ifade ettiği temel prensibe göre her madde parçası bir başka madde parçası tarafından aralarındaki mesafenin ters orantılı bir kuvveti ile çekilir. Newton, dünyadaki ve gökteki olaylar arasında bir fark bulunmadığını söyleyerek eski düşüncelerden tamamiyle ayrılmıştır. O’nun iddiasına göre insanın ve hayvanın nefes alması Avrupa’da ve Amerika’da taşların düşmesi, mutfak ateşinin ışığı ile güneşin ışığı, ışığın dünyaya ve gezegenlere yansıması hep aynı tip olaylardır, tabiatta benzer sebepler benzer neticeler doğurmaktadır. Böylelikle herşey aynı rasyonel kanunla idare ediliyor demekle daha önce karmaşanın olduğu her yere düzen gelmektedir. Newton’un buluşları günümüzde de günlük hayatımızı -Einstein’ın İzafiyet Teorisine rağmen – etkisini sürdürmektedir. Einstein’ agöre ise, mekan eğridir, iki nokta arasındaki en kısa yol bir doğru çizgisi değildir, evrenin sonu vardır ama sınırlı değildir, paralel çizgiler en sonunda birleşir, ışık dalgaları eğridir, zaman izafidir, her yerde doğru olarak ölçülemez, uzunluk ölçüleri süratle birlikte değişir, evrenin şekli küre değil silindirdir, bildiğimiz üç boyuta bir de zaman boyutunu eklemiştir. Sosyoloji açısından önemi ise insan sözkonusu olduğu için iç gözlem ve içebakış metotlarına, insanı tanımak amacıyla ağırlık veriliyor.

Bilimi Niteleyen Özellikler
Bilimin temel özelliklerini şöyle sıralanmaktadır:

Bilim olgusaldır. Bilimi mantık, matematik, din gibi diğer düşünme disiplinlerinden ayırt eden temel özelliği olgusal oluşudur. Bunu şöyle izah edebiliriz: Bilimsel önermelerin tümü ya doğrudan ya da dolaylı yoldan gözlemlenebilir olguları içermektedir. Bunların doğru ya da yanlış olması dile getirdikleri olguların veya olgusal ilişkilerin var olup olmamasına bağlıdır. Bilimde hiçbir hipotez veya teori gözlem ya da deney sonuçlarına dayanılarak kanıtlanmadıkça doğru kabul edilemez. Bilim kendiliğinden doğru sayılan ya da tanım gereğince doğru olan önermelerle uğraşmaz. Bunlar çoğu kez içi boş, bilgi vermeyen , doğru ya da yanlışlığı olgulara değil kendi anlamlarına bağlı olan önermelerdir. Örneğin “Yeşil nesneler renklidir” gibi önermeler bu tür önermelerdendir.

Yeşil bir şeyin renkli olup olmadığını saptamak için gözleme başvurmaya gerek yoktur. “Yeşil” ve “renk” sözlerinin anlamlarını bilmemiz önermenin anlamını çıkarmak için yeterli olmaktadır. Bu tür önermelere “analitik” önermeler denmektedir. Matematik ve mantık gibi düşünme sistemlerinin önermeleri bu gruba girmektedir. Diğer yandan “Dünya yuvarlaktır” “Ankara Türkiye’nin başkentidir” gibi önermeler ise sentetik önerme grubuna girmektedir. Çünkü dünyanın yuvarlak olup olmadığını “dünya” ile “yuvarlak” sözlerinin anlamlarına bakarak çıkarmamız mümkün değildir; ancak gözlem ile anlayabiliriz. Bilimsel önermeler bu gruba girmektedir.

Bilim mantıksaldır. Bu özelliği iki açıdan tanımlamak mümkündür. 1)- Bilim ulaştığı sonuçların her türlü çelişkiden uzak, kendi içinde tutarlı olmasını ister yani birbiriyle çelişen iki önermeyi doğru kabul etmez. 2)- Bilim bir hipotez ya da doğrulama işleminde mantıksal düşünme ve çıkarsama kurallarından yararlanır. Hipotezlerin veya teorik önermelerin bir özelliği doğrudan test edilemiyor oluşlarıdır. Bir teoriyi doğrulamak için gözlem olgularına baş vurmak gereklidir. Ancak bunu yapabilmek için önce teoriden birtakım gözlenebilir sonuçlar (bunlara ön deyiler denir) çıkarmaya ihtiyaç vardır. Bu çıkarsama işlemi ise dedüktif mantığın kurallarına dayanmaksızın çıkarılamaz.

Bilim objektiftir. Birçok kimseler bilimsel objektifliği mutlak bir anlamda yorumlarlar. Bu doğru değildir. Elbette ki bilgin doğruyu arama çabasında kişisel eğilim, istek ve önyargılarının etkisinde kalmamaya, olguları olduğu gibi saptamaya çalışacaktır. Ancak şu da bir gerçektir ki bilim de tıpkı sanat, edebiyat, felsefe gibi bir insan uğraşıdır. Bir hipotezin kurulmasında ya da seçiminde bili adamı ister istemez bazı değer yargılarına hatta bir ölçüde kişisel duygu ya da beğenilere yer vermekten kaçınamaz. Bilimde özellikle bulma (keşfetme ya da icat etme) belli kurallara indirgenebilen bir süreç değildir. Yeni bir hipotez veya teorinin ortaya konulmasında aklımız kadar sezgi ve hayal gücümüze dayanan yaratıcı bir oluşumdur. Şu da söylenmelidir ki en basit gözlemlerimizde bile tam ve katıksız bir objektiflik sağlanması imkansızdır. Çünkü insanoğlu bir fotoğraf makinası değildir; bütün algılarımız bazı varsayım ve kavramlar çerçevesinde oluşmaktadır. Günlük yaşamda olduğu gibi bilimde de çevremizde olup biten herşeyi değil , ancak bazı şeyleri algılar ve gözlemleriz. Yaşama veya araştırma amacımıza göre bir seçmeye gitmek ancak konumuzla ilgili olgularla ilgilenmek bizim için hem doğal bir durum hem de bir zorunluluk olmaktadır. Böyle olunca da bilimde objektifliği mutlak değil sınırlı ve özel anlamda yorumlamak gerekmektedir. Bu ise, bilimsel olma iddiası taşıyan her sonuç ve doğrunun güvenilir olması bir kişi veya grubun tekelinde değil meslek çevresinin soruşturmasına açık ve elverişli olacak biçimde dile getirilmesi demektir.

Bilim eleştiricidir. Bilim ne denli akla uygun görünürse görünsün her sav ya da teori karşısında hatta bu sav yerleşmiş herkes tarafından kabul edilmiş olsa bile eleştirici tutumu elden bırakmaz. Bilim bu tutumunu yalnız bilim dışı görüşlere karşı değil kendi içinde de sürdürür. Bilimde her teori veya görüş olgular tarafından desteklendiği sürece “doğru” kabul edilir. Yeni bazı olguları açıklama gücü gösteremeyen ya da bazı gözlem verilerinin doğrulamadığı bir teori daha önceki statüsüne bakılmaksızın eleştiriye tabi tutulur. Böylelikle ya bilinen tüm olguları kapsayacak biçimde değiştirilir. Ya da buna olanak yok ise de teori bir kenara bırakılır yerine daha güçlü yani olguları açıklayabilecek güçte olan gelir. Örneğin: Newton’un yer çekimi hipotezi 200 yıl boyunca bir doğa yasası olarak kabul edildiği halde, geçen yüzyılın sonlarına doğru bazı olguları açıklamaktaki yetersizliği görülünce eleştiriye uğramış, daha sonra daha güçlü olan Einstein teorisine yerini bırakmak zorunda kalmıştır. Bu da göstermektedir ki bilimde hiçbir doğru değişmez değildir. Bilimin bu kendi kendini eleştirme özelliği ona kendi kendini düzeltme yeteneği vermiştir. Bilimde hiçbir hata veya yanlışa sapma sürekli olmaz. Gözlem verilerinin sürekli artması doğrulama sürecine süreklilik kazandırmakta, bu da hataların ayıklanmasına, bilgilerimizin giderek daha güvenilir olmasına yol açmaktadır. Kendi kendini eleştirici ve düzeltici bir süreçte dogmalara yani değişmez doğrulara yer yoktur.

Bilim genelleyicidir. Bilim tek tek olgularla değil olgu türleri ile uğraşır. Bu nedenledir ki sınıflama bilimsel araştırmada ilk adımı oluşturur. “Belli koşullar altında su 100˚ C’de kaynar”, “Bakır iletkendir”, “Bir gazın hacmi, sıcaklık sabit tutulduğunda , basınçla ters orantılı değişir” gibi önermeler tek tek olguları değil, fakat kapsamı sınırsız olan olgu sınıflarına ilişkin özellikleri dile getirir. Bilimsel önermeler genelleme niteliğinde olup ya bir sınıf olgunun paylaştığı bir özelliği ya da olgular arasındaki değişmez bazı ilişkileri dile getirmektedir. Bilim açısından tek bir olgunun kendi başına bir önemi yoktur; ancak o inceleme konusu bir olgu sınıfına üye ise dolayısıyla bir genellemeyi doğrulama (veya yanlışlama) işleminde kanıt görevini görüyorsa önemlidir.

Bilim geneli arayıcıdır. Yetkili bilim çevresinin denetim ve eleştirisine açık olmayan kişiye özgü kalan bulgu veya doğrular bilimsel nitelikten yoksun olmaktadır. Bilimin bu kamuya açıklık niteliği onun belli bir dil ya da ifade vasıtası ile anlatılır olmasına bağlıdır. Kamuya açıklanamayan kişisel kalan bulgular ne denli önemli olursa olsun bilimsel türden bilgi sayılamaz. Bilim benzer koşullar altında benzer bir yöntemle daima aynı sonuçların elde edilmesi gereğine bağlıdır. Bu gereği karşılayamayan, elde edilen bulgulara ne yoldan ulaşılacağı dile getirilemeyen kişisel başarılar, bizim için şaşırtıcı ya da çok göz kamaştırıcı olabilir, fakat bilimsel olamaz.

Bilim seçicidir. Evrende olup biten olgular çeşit ve sayı yönünden sonsuzdur. Bilimin bunların tümü ile ilgilenmesi hem gereksiz hem de olanaksızdır. Bir olgunun bilime veri niteliği kazanabilmesi için ya inceleme konusu bir probleme ilişkin olması, ya da bir hipotez veya teorinin test edilmesinde kanıt değeri taşıması gerekmektedir. Bu bakımdan bilimsel araştırmaya konu olan olgular, tüm olguların ancak küçük bir parçasını kapsamaktadır. Bilimsel nitelik taşıyan bütün gözlem ve deneyler, ancak belli bir hipotezin ışığında belli olgulara yöneldiğinde etkinlik kazanmaktadır. Gelişigüzel yürütülen olgular arasında seçici olmayan bir gözlem ya da deneyin güvenilir sonuç vermesi şöyle dursun, bir enerji ve zaman kaybından başka bir şey değildir. Bilim adamı olgu istifi yapan bir kolleksiyoncu değildir, o ancak araştırma amacına uyan, cevabını aradığı sorulara ilişkin olguları saptamaya çalışır.

Bilim de bütün diğer girişim ve çabalarımız gibi açık veya üstü örtük bir takım temel inançlara dayanır. Varsayım denilen bu inançlarımız, düşünme ve hareketlerimizin temelde yatan gerekçelerini oluşturur. Örneğin sabahleyin rastladığımız bir kimseye günaydın dememiz gibi son derece basit bir davranışın bile dayandığı bir varsayım vardır. Hitap ettiğimiz kişinin Türkçe bildiğini farzetmiş olmalıyız ki, ona başka bir dilde değil de Türkçe’de seslenmiş olalım. Bunun gibi çok daha karmaşık bir etkinlik olan bilimsel araştırma da çok kez ifade edilmeyen hatta belki bilinç altında bulunan bazı temel inanç ve varsayımlara dayanmaktadır.

Bunları şöyle sıralamak mümkündür:

1. Kendi dışımızda bir olgular dünyasının varlığı,

2. Bu dünyanın bizim için anlaşılabilir olduğu,

3. Bu dünyayı bilme ve anlamanın değerli bir uğraş oluşturduğu.

Birinci varsayım, çevremizde olup bitenlerin hayal ürünü değil, gerçek olduğu; bu gerçek dünyanın algılarımızdan bağımsız, bilgilerimize göre biçimlenmeyen nesnel bir varlığı olduğu görüşünü içermektedir. İkinci varsayım bilgi edinmenin olanak dışı olmadığı, üçüncü varsayım ise bilginin değerli bir şey olduğunu söylemektedir. Gerçekten, temelde incelemeye konu bir dünyanın varlığını, bu dünyanın bizim için anlaşılır olduğunu, gene bu dünyayı anlamanın değerli bir uğraşı olduğunu kabul etmemişsek, bilim bir anlama çabası olarak gerekçesini yitirir, anlamsız bir hareket olarak kalır.

Bu temel varsayımlar yanında özellikle doğa bilimleri için geçerli olan birkaç noktayı da belirtmek gerekmektedir:

Bilimsel incelemeye konu olan gerçek dünya gelişigüzel değil, olguların düzenli ilişkiler içinde yer aldığı tutarlı bir dünyadır. Örneğin suyun hangi koşullar altında donduğu, hangi koşullar altında kaynadığı, bu tür değişmez düzenli ilişkilerdendir. A, B, C koşulları altında suyun donacağını D, E, F koşulları altında ise kaynayacağını bekleriz. Aynı koşullar altında suyun bazen donduğu bazen de kaynadığı görülse idi böyle bir bekleyiş için olanak kalmazdı. Olguların gelişigüzel yer aldığı tutarsız bir dünyada olup bitenlerin gerisindeki temel ilişkileri arayan bunları dile getirip araştırmayı amaçlayan bir bilim için de olanak yok demektir.

Her olgu bizim için saptanabilir olsun olmasın kendinden önce yer alan başka olgulara bağlı olarak ortaya çıkar. Bunu şöyle izah edebiliriz: Nedensiz olgu yoktur ve bu neden doğanın kendi içindedir. Bu varsayımdan hareket eden bilim herhangi bir olgunun açıklamasını o olgunun ortaya çıkış koşullarına başvurarak yapar. Örneğin suyun kaynaması için 76 cm. barometrik basınç altında sıcaklığın 100˚C’ye çıkmış olması gerekir. Burada suyun kaynaması bir sonuç, belli ölçülerdeki basınç ve ısı ise birer ön koşuldur. Sonuçla ön koşullar arasındaki ilişkiyi matematiksel olarak şöyle gösterebiliriz:

Y= F( Xı,X2,………. Xn)

Formülde y sonucu Xı,X2…..Xn’ler de ön koşulları göstermektedir f ise ilişkinin fonksiyonel olduğunu ve bu fonksiyonda y’nin bağımlı Xı’in ise bağımsız değişken olduğunu belirtmektedir.

Bilim gözlem konusu bütün olguların zaman ve uzay içinde yer aldığını kabul eder. Bu ise, zaman ve uzayın “realite” denilen gerçek dünyanın temel boyutları olduğu inancına dayanır. Olguların zaman ve uzayla sınırlandırılması bilimi, ilkece gözlem konusu olmayacak birtakım doğa dışı nesneleri inceleme konusu yapan çalışmaların bilimsel olamayacağı yargısını da temellendirmektedir. Örneğin din, mitoloji ve metafizik incelemeler gibi.

Bilim var olan her şeyin bir miktarla var olduğu ilkesine bağlıdır. Bu nedenledir ki bilginler elde ettikleri bulguları nicelik türünden dile getirmeğe büyük önem verirler. Deney sonuçlarının basit gözlemle değil ölçme yolu ile saptanması ve bunların sayısal terimlerle ifadesi bilimde giderek önem kazanan bir gelişmedir. İlk bakışta hiç de ölçülebilir gibi görünmeyen bir takım özelliklerin (örn: sıcaklık, sertlik, yoğunluk, öğrenme yeteneği, yaratıcılık vb.) zamanla ölçülebilir bir biçimde tanımlandıklarını ve bu tanımlara uygun olarak geliştirilen ölçme araçları kullanılarak ölçüldüklerini görmekteyiz. Bir bilimde ölçme tekniğinde erişilen yetkinlik o bilimin ilerleme derecesini saptamada önemli bir ölçüt olarak kabul edilmektedir. Bir tür ölçmeden yararlanmayan bir çalışmaya bilim demek çok güç görülmektedir.

19.yüzyıl Bilim Anlayışı

· Somut maddecilik anlayışı vardır (incelenen olguların gözleme elverişli olması)

· Gözlem ve deney en belirgin özelliğidir.

· Olguları tek neden ile açıklama

· Mutlak determinizm -belirleyicilik (olup biten herşeyin kendilerinden önce meydana gelen olgularca belirlendiği anlayışı)

· Mutlak (kesin-değişmez)bilgi;bilimin değişmez bilgiye sahip olabileceği düşüncesi

· Bilimin tahmin gücü (bilimin sonsuza kadar tahminlerde bulunabileceği anlayışı)

· Tümevarım metodu (tek tek olguların deneysel yöntemle incelenerek genellemelere ulaşılması)

20.yüzyıl Bilim Anlayışı

· Somut-Soyut içiçe

· Gözlem, deney yanında akıl ve sezginin önemi

· Olguları çok faktörle açıklama; iki şekilde anlatılabilir:

1)-Etkileşime katılan faktörlerin tümünün bilinememesi

2)-Zamanla araya girecek faktörlerin kesin olarak bilinememsi

· Determinizm-indeterminizm içiçeliği

· Geçici kesin bilgi

· Şartlı tahmin anlayışı

· Hipo-dedüktif metod (hipotez ileri sürmek suretiyle bunun mantıksal sonuçlarına giderek olgularla test etme)

· Yanlışlanabilirlik ölçütü

Reklamlar

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: