Bir Dünyalının Not Defteri

Aralık 8, 2008

SOSYOLOJİ TARİHİ 1[1] – Yrd.Doç.Dr.Suna TEKEL

Filed under: Ders Notları,Sosyoloji — kivanc @ 20:37

SOSYOLOJİ TARİHİ 1- BÖLÜM 1 GÜZ DÖNEMİ 2002
Yrd.Doç.Dr.Suna TEKEL

http://web.inonu.edu.tr/~stekel/sostar11.htm

Sosyoloji Tarihi’ne öncelikle bu kavramları tanımlamakla başlayabiliriz: Sosyoloji, kelime olarak toplumbilim anlamına gelmektedir. O halde ilkönce toplum ve bilim kavramlarını inceleyelim: Toplum; öncelikle kendini korumak ve varlığını sürdürmek olmak üzere birçok temel çıkarını gerçekleştirmek için işbirliği yapan insanlardan oluşan, göreli bir sürekliliği olan, genellikle belli bir coğrafyasal yeri ve ortak kültürü bulunan çok ya da az ölçüde kurumlaşmış bir karmaşık ilişkiler bütünüdür. Bilim ise; güvenilir ve görgül gözlemlerle desteklenen genel bir önermeler ya da yasalar istemi içinde örgütlenen bir bilgi türüdür. Mantıksal çözümleme ve sistemli bir gözlemi içeren yöntemi vardır. Bunun ön koşulu ise, nesnellik yani araştırmacının kendi değer ve inançlarının farkında olması ve bunları gözlem ve değerlendirmelerine karıştırmamış olmasıdır.

Buradan sosyolojiyi tanımlamaya geçebiliriz; Sosyoloji, toplumsal yaşamı nesnel olarak inceleyen, insan davranışlarını belirleyen toplumsal çevrenin öğelerini (yapı), bu öğelerin ilişkilerini (örgütlenme), toplumsal çevrenin oluşumundaki, işleyişindeki ve değişimindeki düzenlilikleri (kalıplar ve süreçler) bir bütünsellik içinde açıklamayı amaçlayan bir bilimdi. Her bilimde olduğu gibi toplum bilim de inceleme alanını oluşturan olgular konusunda genellemelere yasalara ulaşmaya çalışır. Bu ise toplumun gelişigüzel biraraya gelmiş insanların oluşturduğu bir yığıntı değil de belli düzenlilikler, kalıplar içinde işleyen bir yapı olduğu öncülüne dayanmaktadır.

Sosyoloji ile ilgili bu bilgilerden sonra şimdi de tarihi tanımlayabiliriz; tarih, olayların oluş sırasını saptamaya onlara yol açan koşulları ve nedenleri belirlemeye başka hangi olaylarla ilgili olduklarını göstermeye çalışır.

Buradan sosyoloji tarihi dersinde izleyeceğimiz yolu açıklamak daha kolay olacaktır; bu derste sosyoloji tanımına uygun olarak gelişen düşünce sistemlerini, bunlarla ilgili olan düşünürleri, içinde bulundukları koşulları ve sosyoloji bilimine yaptıkları katkıları açısından inceleyeceğiz.

Toplum yapısının ve işleyişinin doğaötesi/ metafizik düşüncelerden arınmış olarak, nesnel bir şekilde incelenmesi gerektiği ve bunun olanaklı olduğu anlayışı oldukça yakın bir zamanın ürünüdür. İlk olarak 19. Yüzyılın ikinci yarısına doğru Batı Avrupa’nın sanayileşen toplumlarında ortaya çıkmıştır.

Tarihsel süreç incelendiğinde, toplumsal olaylar üstüne düşüncede en belirgin ilerlemelerin, olayların alışılmış çizgilerini ve geleneksel çözüm yollarını aşmasıyla meydana gelen bunalım dönemlerinde ya da ortaya çıkan bir bunalım dolayısıyla olduğu görülmektedir. Önceden akla gelmeyen durumlar, bir yaratma, düşünme ve uyarlama çabası göstermeye zorlamaktadır. Bu koşulların ilk kez antik Yunan’da Peleponnez savaşının sebep olduğu karışıklık döneminde ortaya çıkmıştır. Toplumsal alanda bilimsel yöntemin temelini oluşturan yani gözlem verilerine, karşılaştırma ve eleştiriye dayanan düşüncenin Sofistlerle başladığı görülmektedir. Sofistler, efsaneleri, mitler yani alışılmış açıklamaları bir yana bırakarak, insan kişiliğine saygı temeline dayanan bir doğal hukuk araştırması yaparlar. M.Ö. 6.yüzyıla kadar Yunanlılar toplumsal doğa ve toplum olaylarının açıklamasını Tanrıların iradelerine bağlayarak mitolojik bir biçimde yapmışlardır. Ancak daha sonra evreni hangi güçlerin yönettiği değil de olayların nasıl cereyan ettiği önemli olunca mitolojiden felsefeye geçilmiştir.

Eğer toplum Tanrıların iradesinden bağımsızsa toplumsal yaşam neye dayanmaktadır? Sofistler bunu insan doğasının değişmezliği ile anlatmak isterler. İnsanın toplumdan topluma değişen görüntüsünün altında özü yatmaktadır; bu da otorite/iktidar ve çıkar hırsıdır. Toplumda yasalar egemen gibi görülse de toplumu belirleyen aslında insan doğasının değişmez gerçekleridir, yani hırs, tutku ve çıkarlar. Sofistler demokrasinin olduğu o dönemde öğrencilerine , siyaset ve diğer insanları etkilemek üzere güzel konuşma dersleri veriyorlardı.

PLATON (429-347)

Platon’un Cumhuriyet adlı eserinde onun toplumsal felsefi sistemine ilişkin düşünceleri yer almaktadır. Burada Platon, yaşadığı dönemdeki karışık ortamın düzeltilmesi için öneriler ileri sürmüştür. O’na göre karışıklıkların düzelmesi ancak eski Yunan Site devleti anlayışına geçmekle mümkün olacaktır. Bu ise katı bir aristokratik yapı ve askeri düzeni ön görmektedir. Böylelikle Platon olması gereken anlamında toplumda uyulması gereken bir takım kurallar ortaya çıkarmıştır.

Ekonomik ve siyasal dengede meydana gelebilecek her türlü bozulmayı önlemenin yolu nüfus artışını durdurmaktır. Bu düzenlemeyi aile içine kadar götürerek, gerektiğinde yöneticilerin evlenenlerin sayısını belirlemesini bile ister.

Platon’un toplumsal düşünceleri onun ruhbilim anlayışına dayanmaktadır. Platon’a göre insan ruhunda 3 öğe bulunmaktadır.;maddi nesneler isteği, cesaret ve akıl. Bu üç öğe arasındaki denge durumu her birine denk gelen üç erdem ile sağlanmaktadır;ılımlılık, yüreklilik ve bilgelik. Ölçülülük ise üç öğe arasındaki denge halidir. İnsan ruhunun bu dengesi kendi görüntüsü olan toplumda üç kast tipi ile örtüşmektedir; Zanaatçılar, savaşçılar ve filozoflar-yöneticiler kastı.

Platon bu ideal devlet tiplemesinde mülkiyet hakkını zanaatçılara ayırmaktadır, yüksek sınıflar ise karşılıklı çıkarsızlık amacına yönelmiş olarak ortak bir anlayış içinde olacaklardır. Aile birlikleri geçici olarak var olacak ve her yönüyle yöneticiler tarafından planlanacaktır, çocuklar birarada kardeş gibi yetiştirilecekledir.

Platon toplumsal bozuklukların ard arda gelen ve özellikle kuşakların psikolojik özelliklerine dayanan siyasal çevrimlerin birbirlerini izlemesinden doğmaktadır. Platon’a göre toplumsal evrim, belirli sayıda psikolojik tipin egemenliği ile meydana gelmektedir. Doğrucular, hırslılar, zenginler, ahlak dışı davrananlar ve zorbalar.

Buradan Platon, insanların psikolojik özelliklerine bağlı olarak değişen yapıları ile devletlerin özellikleri arasında benzerlikler kurmaktadır; insanlar nasıl değişirse, devletlerde öyle değişmektedir, birinciler kaç türlü ise ikincilerde o kadardır.

Platon’un İedalar Öğretisi’de gerçek yaşamda gördüklerimizin birer yanılsamadan ibaret olduğu, onların gerçek bilgisine ulaşabilmek için ise İdealar’ı bilmemiz gerektiğinden bahsetmektedir. Nesneler idealardan pay aldıkları ölçüde gerçekliklerini kazanmaktadırlar. Görüldüğü gibi Platon bir İdeal Devlet tipi oluşturmuştur ve ancak bu özellikteki bir toplum ve devlet anlayışı ile toplumdaki karışıklıklar düzelebilecektir. Platon’un bu öğretisinin günümüz sosyolojisinde ki İdeal tip kavramı ile benzerliğini kurmak mümkün görülmektedir; Örneğin Weber’in oluşturduğu bürokrasi örneğinde olduğu gibi, gerçeklikte saf halde aynen bulunmaz, farklı derecelerde benzerlerine rastlanmaktadır, ideal tipler ise gerçeklikte var olan yapıları karşılaştırma imkanı yaratmaktadır.

Platon’dan sonra toplumsal felsefe konusunda düşüncelerin ağırlık noktasının düzen bozukluklarına çare aramak, tepki göstermek olarak şekillendiği görülmektedir.

ARİSTOTELES( M.Ö. 384-322)

Aristo Platon’dan farklı olarak olması gerekenle değil, var olanla ilgilenmiştir. Konumuz ile ilgili olarak en önemli yapıtı Politika’dır. Aristo bu eserinde Yunan sitelerinin yapı ve kurumlarının karşılaştırmalı bir araştırmasını yapmıştır. Aristo insanın toplumsal ve düşünen bir hayvan olduğunu söylemiştir, bununla da insanın toplum hayatı dışında düşünülemeyeceği ve bir başına yaşamını sürdürmeğe; türünün devamı, savunması gibi konularda yeterli olmadığını anlatmak istemiştir.

Aristo aileyi toplumun temel birimi olarak görmektedir. Bu açıdan İdeal Devlet anlayışında aileyi geçici olarak ele alan ve ailenin sitenin tüm üyeleri arasında olması gereken dayanışmayı bozucu etkisi olduğunu söyleyen Platon’un düşüncelerinden farklılaşmaktadır.

Aristo, toplumu doğum, çoğalma ve ölüm yasalarına bağlı olan canlı varlıklara benzetmiştir. Değişmeler de toplum hayatı için şarttır. Toplumlar, hiyerarşiyi, hükümeti ve işbölümünü yaratan birbirinden farklı unsurlardan meydana gelmektedirler. Bu farklılıklardan bir denge meydana gelmektedir. Bu denge ise; bir sitenin üyeleri diğerine nazaran artış gösterdiğinde ya da nüfusta genel olarak bir artış ortaya çıktığında bozulacaktır. Aristo bu durumda eski yapının artık ortaya çıkan yeni değişmelere uygun gelmediğini çünkü belli bir toplumsal yapının belli bir insan topluluğunun karşılığı olduğunu ileri sürmüştür.

Aristo’da Platon gibi kendi yaşadığı dönemdeki toplumsal düzensizlikten rahatsız olmuştur. Bu düzensizlikleri koşulların eşitsizliğine bağlamıştır. Bu durumun ise ancak nüfus artışının kontrol edilebilmesi ile önlenebileceğini ileri sürmüştür.

Aristo toplumsal hayatın temelini, ruhbilimsel açıdan ele alarak, iradelerin çatışmasından doğan düşünce birliğine bağlamıştır. Bu ise ortaklaşa alınmış kararlardan önce gelen bireylerin fikirlerini ortaya koydukları bir tartışma sonucu gerçekleşmektedir.

Bu iki düşünürü karşılaştıracak olursak; Platon’un toplumsal düşüncesinde bireylerin değil, ahlakın ve hukukun tek yaratıcısı olarak devletin önem kazandığı görülmektedir. Bireylerin her türlü sivrilişine karşı çıkmış, hiyerarşiyi değişmeyen kast sistemi ile ve otoritenin belirleyeceği görevlerin yerine getirilmesi ile sağlamak istemiştir.

Aristo ise, karşı eğilimi temsil etmektedir; toplumlar yaşayan varlıklardır, bu nedenle kuralları da değişmektedir. Toplum yapılarını birbirinden farklı ve karmaşık kılan ise, ortamlarının ve toplumu oluşturan unsurların farklılığıdır.

Tarihsel süreç içinde toplumbilimsel düşüncenin gelişmesine bakıldığında bu aşamada Romalı düşünürleri görmekteyiz; Romalılar daha çok ahlak sorunları ile ilgilenmişlerdir. Kendinden sorumlu ama bu arada bütün insanlardan ya da bütün dünyadan sorumlu birey fikri ön plana çıkmıştır. Bu birey hem etkin bir şekilde yaşama yönelecek, hem de yaşamın acılarına, sıkıntılarına, güçlüklerine katlanacaktır.

Romalıların daha çok pratik hayata yönelik uğraşlar içinde oldukları görülmektedir. Örn .modern hukuk kurallarının temeli bu dönemde atılmıştır. Romalıların fetihlerle elde ettikleri topraklarla sınırlarını genişletmeleri ile farklı toplum yapılarını tanımları, buralarda yaşayan insanların davranışları ve kurumsal yapıları hakkında incelemelerde bulundukları görülmektedir. Buna örnek olarak Tacitus’un Germen toplumlarını incelemesi örnek olarak verilebilir.

AUGUSTİNUS (354-430) Tanrı Sitesi adlı yapıtını Roma şehrinin yakılıp, yıkılması üzerine yazmıştır. Bu kitapta antik yunandan başlayarak roma tarihini de içeren genel bir bakış vardır. Yine bu eserinde çağdaş hukuk ve toplumbilim görüşlerinin temeli olan bir çok düşünce görülmektedir; olgular toplumbilimsel açıdan ele alınarak incelenmiştir, daha sonraları etkili olan bazı fikirler örneğin doğal hukuk, iktidarın meşruluğu, kişinin doğal özgürlüğü, hükümetin uyguladığı zora dayanan iktidarın kaynağı gibi konular yer almaktadır.

Augustinus devlet şeklin açısından bir tercih yapmamış ancak siyasal iktidarın ortaya çıkış nedeni üzerinde durarak, devletin esas varlık sebebinin adaleti sürdürmek olduğunu ileri sürmüştür.

Toplumbilim düşüncesinin gelişmesine kaynaklık eden bir diğer alan ise, coğrafyacı ve gezginlerin dolaştıkları yerler ve toplumlar hakkındaki görüşlerinin yer aldığı günümüze kadar gelen eserleri olmuştur. Bunlar arasında antik yunan uygarlığını anlatan Heredot, ortaçağda ise İdrisi ve İbn-i Batuta’yı saymak mümkündür.

İBN- HALDUN (1332-1406)

İbn-Rüşt’ün öğrencisi olan İbn-i Haldun, yaşadığı sürece İspanya’daki son müslüman devletlerin ortadan kalkışını belirleyen olaylara, Kuzey Afrika’daki toplumsal karışıklıklara tanık olmuş, Timur istilası sırasında doğuda bulunmuştur. İbn- Haldun’un en önemli eseri olan “Mukaddime” onu çağdaş toplumbilimlerin öncülerinden biri olmasını sağlamıştır.

İbn- Haldun’un toplumbilimsel tarih tanımı önemlidir; tarihin gerçek konusu bize insanın toplumsal durumunu, yani uygarlığını anlatmak ve buradan ona bağlanan olguları; gelenekleri, aile ve kabile hayatını, hükümdar ailelerinin doğuşuna neden olan üstünlüklerini, toplumsal tabakalar arası ayrımları, insanların geçimlerini sürdürmek için yaptıkları uğraşları kısacası nesnelerin doğası gereği toplumun yapısında meydana gelen değişmeleri öğretmektir. Görüldüğü gibi İbn-i Haldun tarih incelemesi ile aslında bugün bizim toplumbilimsel inceleme konularımızın bir kısmını incelemektedir.

İbn-Haldun her türlü pratik düşünceyi bir yana bırakarak, nesnel bir tavırla siyasal egemenliklerin kaynaklarını ve işleyiş süreçlerini incelemiştir. Onun için asıl sorun insan iradesinden bağımsız olarak meydana gelen çevrimsel (cyclique) bir olguyu açıklamak ve bu düzenli akışın nedenlerini belirlemektir.

Ortay çıkardığı kuram, Platon’un açıkladığı çevrimler kuramını hatırlatmaktadır. İbn-i Haldun için de kral ailelerinin ve yönetici aristokrasilerin evrimini kuşaklar arasındaki psikolojik açıdan görülen farklılıklar açıklamaktadır. Toplumsal hayat doğal bir olgudur. Yaşam koşulları, özellikle coğrafi ortamın ve iklimin şartlarına bağlı olarak şekillenmektedir. Bu koşullar ise siyasal olgulardan daha kararlı ve süreklidir.

İbn- Haldun’ göre insan otoriteye gereksinim duyan tek canlıdır; otorite olmazsa anarşi ve düzensizlik hüküm sürer, insandaki kötü güdüler öne geçer. Otorite ise güçle kurulur ve cesaretleri, kendi aralarındaki birlikleri sayesinde onu elde etmeği başaran topluluklara aittir. İktidarı ele geçirme davranışı yaratan nitelikler göçebe hayatı ile kazanılmıştır. Buna örnek olarak İbn- Haldun en büyük fetihleri yapanlar göçebe ya da yarı göçebe toplumlar olan Germen, Hun, Arap, Moğolları gösterir.

İbn- Haldun otoritenin ele geçirilme nedenini belirledikten sonra, bir kral ailesinin, bir partinin, bir grubun egemenliğinin ortalama yaşama süresini inceler ve bunun genellikle üç kuşak yani yaklaşık bir yüzyıl sürdüğünü ileri sürmüştür. Buna neden olarak da iktidarın yürütülmesinin umutsuz ve düzensiz kuşaklardan alınıp güçlü gruplara devredilmesini göstermiştir. İktidarı ellerine tutanlar sonunda sahip oldukları iktidarı/otoriteyi fetihlerle ve ispat ettikleri cesaret ve yeteneklerinin bir ödülü olarak değil de doğumlarıyla ya da aile bağlarının bir devamı olarak sahip olduklarını düşünmeye başlarlar. İbn- Haldun’a göre böylece de kendilerini yıkılmaya elverişli bir duruma gelirler.

İbn- Haldun otoritenin değişme sürecini incelerken, özellikle maliye ve para sistemlerinden gelen ekonomik kaygılar ile bu çözülme sürecinin daha da ağırlaştığını görmüştür. Her siyasal yıkılışın kamu borçları ile özel borçlar için bir çözüm getirdiğini, yani her yıkılışın aslında mali yönden tam bir hesap tasfiyesi anlamını taşıdığını ileri sürmüştür. O’na göre toplumlardaki pek çok ayaklanma ve zorbalık olayının temelinde borçlanmanı getirdiği sıkıntılar yatmaktadır. İbn- Haldun ayrıca imparatorlukların son günlerinde nüfusun iyice artmış olmasının ve bunun gitgide ekonomik güçlükleri de arttırmasının da çözülme sürecinde etkili olduğunu söylemiştir.

Tarihsel süreç içinde Rönesans’ a – Ortaçağ’da dinsel inanış ve düşünme biçiminin toplumsal olayları yorumlamak üzerinde etkili olması ve farklı bakış açılarına kapalı olması nedeni ile – gelindiğinde ise filozofların, yazarların, sanatçıların ve düşünürlerin antik yunan ve Roma döneminin eserlerini yeniden incelemeye başladıkları görülmektedir.

Bu dönemde toplumsal yapı içinde ekonomik ortam da Ortaçağ’ın bitişinden sonra hızla bir değişim yaşamıştır. Büyük kentler ortaya çıkmıştır, kentsel yaşam toplumsal konularda daha elverişli bir düşünme olanağı sağlamıştır. Bazı teknik ve ekonomik buluşlar insan ve mal dolaşımını hızlandırmıştır. Önce İtalya’da kurulan güçlü bir bankacılık tekniği ve önemli ölçüde sanayileşme, eski Ortaçağ toplumunun ve hiyerarşisinin yapısına sığmayan yeni ve karmaşık ilişkiler dizisi yaratmıştır.

Reform tartışmaları, düşünürleri kanıtlar bulmak için bütün dinsel ve felsefi gelenekleri derinden incelemeğe götürmüştür. Din kesiminde halklar ve hükümdarlar arasında , soylular ile hükümdarlar arasında meydana gelen anlaşmazlıklar, siyasal konuların tartışılmasını, çözümlenmesini gerektirmiştir. Siyasal iktidarın doğası, meşruluğu, sınırları üstüne, toplumsal hiyerarşi ve değişimleri üstüne sorular yöneltilmeğe başlanmıştır.

Ancak Rönesans sadece antik yunan ve Roma düşüncesini ele almakla kalmamıştır. Çünkü eski Yunan düşüncesi çok uzakta ulaşılamaz bir altın çağı öngörmekte, hristiyanlık inancı da insanı ahlak yönünden değiştirme olanağına inanmaları ile pek iyimser bir bakış açısı içermemektedir.

Oysa Rönesans’tan sonra toplumsal konular üzerine düşünce temalarının bir iyimserlik havası içinde olduğu görülmektedir. Bu iyimserlik ise, ilerleme inancı ile ortaya çıkmıştır. Özellikle onyedinci yüzyıldan itibaren insanlar kendilerini atalarından daha üstün görmeye başlamışlardır. Vico, Locke, Descartes, Montesquıeu bu düşüncededirler.

Öncelikle bu dönemde Platoncu gelenek izlenerek İdeal Devlet ve toplum yapılarını anlatan eserler ortaya çıkmıştır. Şimdi kısaca bu eserlere bir göz atalım:

THOMAS MORE (1478-1535) Ütopya adasının (yeryüzünde yok) siyasal romanını Platon düşüncesinin bir benzeri olarak, o çağda İngiltere’de egemen olan toplumsal koşulları sert bir şekilde eleştirmek amacıyla yazmıştır. Herşeyden önce zenginlerle yoksullar arasındaki ayrımlardan korkuya kapılmıştır. Kitabı Tanrının varoluşu iyi davranışların öteki dünyada ödüllendirilmesi ve kötülerin cezalandırılması teması üzerine kurulmuştur. Toplumsal düzen ve adalet Tanrı’nın yarattığı bir yapıt olarak ele alınmalıdır.

İtalyan CAMPANELLA (1568-1639) Güneş Sitesi adlı eseri de prens-papazın mutlak egemenliğine dayanmaktadır. Hükümdarın yanında üç simgesel yardımcısı vardır; iktidar, sağduyu, sevgi, bunlar aynı zamanda insan ruhunun temel güçleridir.

Bu devlette herşey en önemsiz unsurlara kadar otorite tarafından düzenlenmektedir. Platon’dan farklı olarak ailenin varlığının sürdürülmesi istenir. Mülkiyet ve paranın ortadan kalkması ile ekonomi tekrar bir mal ekonomisi ve takas ekonomisine dönerken, başlıca mal edinme kaynağı; tarlaların ekilmesi ve hayvan yetiştiriciliği olmaktadır. Endüstri ve tekniğin sınırlandırılması, en az ihtiyacı aşan her türlü isteğin kaldırılması ile bir anlamda ortaçağ dönemini hatırlatmaktadır.

İngiliz BACON (1561-1626)’ın tamamlanmamış Yeni Atlantis adlı çalışması More’da olduğu gibi ahlak alanında bir devrim veya Campanella’da olduğu gibi inanç alanında bir reform yapmak amacında değildir. O’nun amacı tümüyle tekniktir. İnsan doğaya boyun eğdirmelidir ve insanın doğa üzerinde kuracağı bu egemenlikle bütün istekleri ve ihtiyaçları yerine getirilmelidir. Toplumsal sorunlar ancak bu yolla çözümlenebilecektir. Bacon, insanların doğa üzerindeki egemenlikleri ve ihtiyaçlarının sınırsız bir şekilde karşılanması ile daha az açgözlü, daha güçlü olmakla kalmayıp, aynı zamnda daha hakbilir, daha mutlu daha barışsever olacağını ileri sürmüştür. Böylelikle o tarihe kadar her türlü toplumsal düşüncenin ilkesi ve amacı olan toplumsal adalet düşüncesi değişmektedir. Bacon’a göre bu adalet, insanın doğa üzerindeki egemenliği sayesinde bütün gereksinimlerinin sınırsız karşılanması ile kendiliğinden yerleşmiş olacaktır. Yalnız teknik, bir olanak üstünlüğü yaratmak yoluyla yaşamın amacı ve anlamı haline gelecektir.

MACHİAVELLİ (1469-1527) ‘ye göre, demokrasi iyi ama uygulaması zor bir rejimdir. Toplumla ilgili kararlarda bizim dileklerimizin değil yaşamın gereklerinin son sözü söylediğini ileri sürmektedir. Bir ülkedeki iktisadi ve toplumsal koşullar rejimin yapısını ve özelliklerini belirlemektedir. Demokratik rejimlerin en büyük tehlikesi bazı kimselerin ölçüsüz zenginleşmesi ve yasaları da toplumu da hiçe sayacak şekilde devleti keyfine göre kullanacak duruma gelmesidir.

Prensle/ hükümdar ile birey arasındaki ilişki her anlamda dindışı bir ilişkidir, çünkü prensin dinsel bir sıfatı ve görevi yoktur. Prensin ya da mutlak yöneticinin ulusal bütünlüğü sağlamakla ve güçlü devleti gerçekleştirmekle görevli olduğu düzen de dinsellik tümüyle yönetim aygıtının dışında tutulmuştur.

Belli bir toplumsal yapının temelinde bulunan ahlaki ve hukuki ilkelere duyulan inanç yitirilirse düşünce alanında bir ara erk meydana gelmektedir. Yasallık için bir ölçü kalmadığından şiddet fikri güç kazanmaktadır. Machiavelli’ye göre, insanlar iyilikten çok kötülüğe eğilimlidirler.

Daha sonra Machiavelli devlet içinde karşılaşan ve sürtüşen güçlerin ve karşıt çıkarların ince bir çözümlemesine dayalı siyasal bilimi oluşturmağa çalışmıştır. Titus Livius Tarihi’nin İlk On Bölümü Üzerine Konuşma adlı çalışmasında Roma Tarihi’ni bu yöntemle incelemektedir. Machiavelli, en başa Roma Cumhuriyeti’nin siyasal kurumlarını yerleştirmiştir; çünkü bu kurumlar üç rejimin monarşi, demokrasi ve aristokrasinin üstünlüklerini bir arada toplamıştır. Konsüller krallık otoritesini, kral aileleri düzeninin sakıncaları olmadan uygulayabiliyorlardı. Senato patrisyenlerin çıkarını temsil ediyor, halk kürsüleri ise halkı yönetici sınıfların haksızlıklarına karşı koruyordu.

Machiavelli’nin bu yorumları kendisinden sonra bu konularla ilgilenen düşünürler için oldukça etkili olmuştur.

Machiavelli’ye göre en iyi rejim, en yetkin rejimdir bu ise devletin sahip olduğu askeri güçten kaynaklanmaktadır. Bir devlet öbür devletler karşısında son derece güçlü ve sağlamsa ve gerektiğinde varlığını onların zararına kullanabilecek durumdaysa güçlüdür. Böylelikle kendine yeten güçlü devlet, gerektiğinde kendi dışına taşan, yayılmacı devlet düşüncesi olmaktadır.

THOMAS HOBBES ( 1588-1697)’un toplumsal düşüncesi İngiltere’nin o dönemde içinde bulunduğu durumdan, iç savaştan doğmaktadır. İngiltere’de zayıf, keyfince hüküm süren ve değişken bir iktidar vardır, herkes bu iktidara kendi hakkı olduğunu ileri sürerek kavga etmektedir ve görünürde de her biri haklıdır. Görünürde hiçbir barış olasılığı yoktur, ülke bir yandan dışarıdan gelen tehlikelerle karşılaşırken, içeride de insanlar güvenlik ve korumadan yoksun olarak yaşamaktadırlar. Bu ortam Hobbes’un insanın doğal durumunun herkesin herkese karşı savaşı olarak yorumlamasına neden olmuştur. Hobbes’ a göre bu durum yöntemli bir şekilde kurulacak barış ve aklın baskısı ile son bulacaktır.

Herkesin herkese karşı savaşının insanın doğal hali olması gibi, başkalarının saldırılarından korkmadan amaca ulaşmayı, yaşamı sürdürmeyi sağlayacak olan barış dileği de doğal bir sonuç olmaktadır. O halde barışa nasıl ulaşılabilecektir? Bu ise gereksinimlerin herkese hak gözetir ve saygı görür bir dağıtımı ile olacaktır. Gereksinimlerin giderilmesi için saldırma hakkından vazgeçmek bir çözüm olmaktadır. Bu vazgeçmede herkesin herkesle yapmış olduğu bir sözleşme ile onaylanmaktadır.

Mutlak yönetim inancı Hobbes’un siyaset felsefesinin temelini oluşturmaktadır. Hükümdara sonsuz haklar tanınmıştır. Böylelikle tüm ayaklanmalar, devrimler yasadışı sayılacaktır. Hükümdar bir eyleminden ötürü kimseye ya da hiçbir kuruma sorumlu olmayacaktır. Ancak diğer insanlar, her durumda ona uyma zorundadırlar. Bunun için tüm yetkileri güçleri hükümdar elinde toplamalıdır. Hükümdarlık değişik biçimlerde olabilmektedir. Hükümdarlık görevi bir kişi ya da meclise verilebilir, babadan oğula geçebilir, hükümdar ömür boyu yönetimde kalmak ya da belli bir süre görevi devam ettirebilmek için hükümdar olabilir.

Hobbes mutlak yöneticiye sonsuz yetkiler verirken toplumun da bir toplumsal anlaşma çerçevesinde düzenlenmesini öngörür. Hobbes, insanın doğal olarak toplumsallığa uyarlı bir varlık olmadığını ileri sürmüştür. Daha çok korunma içgüdüsünün etkisinde bulunan insan , belirli bir toplumsal sözleşme olmadığı zaman varlığını sürdürebilmek için aklına geleni ya da işine geleni yapacaktır. Hobbes’a göre insan insanın kurdudur. Böyle bir durumda herkes kendini korumak isterken hiç kimse koruyamayacaktır. İç savaşlar bunun bir örneğidir. Bu yolda insanın herşey üzerinde hak ileri sürmekten vazgeçmesi gerekmektedir. Bunun için de toplumsal anlaşma ya da toplumsal barış tek yoldur.

Hobbes bu aşamada insan aklını yardıma çağırmak durumundadır. Bazı hayvanlar içgüdüsel olarak -arılar ve karıncalar gibi- toplumsallaşabilirler ama insanı toplumsallaştıracak olan aklıdır. Böylelikle insanoğlu aklının yardımı ile doğa durumunda doğal hukuk durumuna geçebilmiştir. Bu doğal hukukun gerekleri elbette devlet içinde ortaya çıkacaktır, devlette anlam kazanacaktır. Herhangi kötü bir eylemin kötü bir eylem olarak bilinmesi yetmez, onun ne olup olmadığı yasalarla belirtilmelidir. Bütün bunlar da devlet düzenin de mutlak yöneticiyi zorunlu kılmaktadır. Çünkü devlet o zaman güçlü olabilecek bir Leviathan (Tevrat’da adı geçen bir dev) olabilecektir. Bu devlet siyasal yetkeyi de dinsel yetkeyi de elinde bulunduracak, tanrısal bir güç oluşturacaktır.

DESCARTES (1596-1657)

Descartes’in düşünceleri bilimsel düşüncenin şekillenmesinde etkili olması açısından konumuz açısında önem teşkil etmektedir. Descartes bilimsel yöntemini şöyle izah etmektedir; Önce bir ilke olarak edinilmiş bütün bilgilerimden şüphe etmeliyim ve onları bir yana bırakarak ilk ve sağlam yeni bir düşünceden yola çıkmalıyım. İnsanların bütün düşünceleri birbirine bağlıdır, birbirlerinden çıkar, bir düşünceyi doğuran ondan önce gerçekleşmiş başka bir düşüncedir. Düşünceler bir neden-sonuç zinciri içinde sürüp gitmektedir. Öyleyse sıyaı titizlikle kovalarsam, doğru olamayan düşünceyi doğru sanmaktan sakınarak düşünce zincirinin arasına yanlış bir düşünce karıştırmazsam doğru olan ulaşabilirim. Bu durumda benim için kesin olan tek şey, şüphe etmektir, bütün bilgilerden şüphe etmek gerektiği benim için şüphesizdir. Şüphe etmek düşünmektir, düşünmekse var olmaktır. Öyle ise var olduğum da şüphesizdir. “Düşünüyorum o halde varım”. Şüphe etmeyeceğim ilk ve sağlam bilgim budur. Şimdi neden sonuç zincirini titizlikle kovalayarak bütün öteki bilgileri bu temelden çıkarabilirim.

Descartes, felsefeyi özne/ben’den yola çıkmak suretiyle ele almaktadır. Daha sonraki bütün düşünce akımları üzerinde etkisi olmuştur.

Descartes’in diğer önemli bir düşüncesi ikicilik anlayışıdır. Descartes’e göre gerçek olan iki şey vardır; Ruh ve beden. Böylelikle maddi olan ve maddi olmayanı birbirinden ayırmıştır. Fizik ve metafiziğin ayrılması gibi.

Bunu çifte saat örneği vererk açıklamaktadır; nasıl iki saat birbiriyle hiçbir bağlantısı olmadan ve bşrbirlerini etkilemeden zamanı gösteriyorsa bedenle ruhta aynı tepkiyi göstermektedir.

Descartes’e göre insanda üç ayrı kaynaktan gelen üç ayrı fikir söz konusudur. Birincisi kazanılmış fikirlerdir. İkincisi yapay fikirlerdir. Üçüncüsü ise doğuştan gelen fikirlerdir. Örneklerle açıklandığında ise, bir fırtına çıkar, damları uçurur, ağaçları söker, bu fırtınayı yaşadığım için ben de fırtına fikri oluşur, bu kazanılmış bir fikirdir. Diyelim ki bir ses bir siren sesi duyduğumda ortaya koyduğum fikri hayal gücümde tasarlamış olmaktayım. Bu ise yapay bir fikir olmaktadır. Descartes Tanrı fikri, geometrik birimlerin fikirleri gibi bazı fikirlerin ise doğuştan insan zihninde varolduğunu ileri sürmektedir. Descartes’e göre dış dünyadan yaşayarak elde ettiğimiz fikirler ve yapay fikirler güvensizdir. Çünkü ona göre duyular yanıltıcıdır. Örn: güneşi ufacık görmekteyim aslında ise dünyadan kat kat büyüktür, demiştir.

LOCKE (1632-1704)

Descartes’in doğuştan var olduğunu söylediği düşüncesine Locke karşı çıkarak “İnsan Anlığı Üzerine” adlı denemesinde; insanda doğuştan fikirler bulunsaydı bu genel fikirler hiçbir deneyi gerektirmeksizin ya da her türlü deneyden önce var olması gerekirdi, ayrıca çocuklarda, okuması yazması olmayanlarda ve ilkellerde de ortaya çıkması gerekecektir demiştir.

Locke doğuştan gelen bilgileri yok saydığı için insan zihnini boş bir levha (tabula rasa) olarak ele almaktadır. Bu düşünceye göre tüm bilgiler deney ile elde edilmektedir. Bu anlamda Locke’un bilimsel yöntem anlayışı deneycilik olmaktadır.

Locke’a göre insanın doğa durumu Hobbes’un belirttiği gibi herkesin herkesle savaş halinde olduğu bir ortam değildir. Çatışmalardan, kavgalardan uzak özgürce bir yaşama halidir. Anlaşmazlıklar çok azdır, böylece insanlar arasında karşılıklı hoşgörü ve yardımlaşma vardır. Bu durumda insan sadece tüketici konumdadır, yaşamını sürdürmek için avlanmakta ve bunları saklamaktadır. Korunma içgüdüsü, yoksulluk ve ölüm korkusu onu çalışmaya sev etmektedir, çalışmasının tek amacı yoksulluktan kurtulmaktır. Çalışması sonucu edindikleri ise kendi doğal mülkiyetinde olmaktadır.

Locke bu konuda Hobbes’la karşıt görüştedir, daha iyimser bir yaklaşımı vardır. Locke böyle bir doğa durumundan toplum hayatına geçişin nedeni olarak ise insanların güvenlik ihtiyacını ileri sürmüştür; can ve mal güvenliğinin olmaması toplumsal yaşantıya geçmelerini gerektirmiştir.

Böylelikle devlet, Hobbes’ta ki gibi kendi kendini savunma hakkından sözleşme ile vazgeçilmesi ve kendi kendini savunmanın gerektirdiği yetki ve egemenliğin hükümdara devredilmesi olmaktadır. Devletin bir güç olarak ortaya çıkmasında ise rolü gerçekte kişinin çalışmasının ve hepsinden önce mülkiyet hakkının korunması olmuştur. Artık kişiler yalnız doğa durumunda değil devlet içinde de birbirlerine karşı özgür olmaktadırlar.

Locke’un düşüncesinde önemli olan diğer bir husus da devlette yasama, yürütme ve yargılama güçlerinin onları Tanrı’dan aldığı yetkeyle bildiği gibi kullanan kişiye verilmeyeceği anlamına gelen güçler ayrılığı ilkesidir.

Locke, kilise ile devletin ayrı ayrı işlevleri olduğuna inanmaktadır ve bu işlevlerin karıştırılmaması, birbirlerinde ayrılması gerektiğini düşünmüştür. Devlet’in ise dinin korunması gibi bir işlevi vardır, ancak ilke olarak her iki kesimde kendi içinde bağımsız davranmalıdır.

JEAN JAQUES ROUSSEAU (1712-1778)

Rousseau insanın doğa durumundayken birbirleriyle eşit ve özgür olduklarını düşünür, ancak toprakların bölüşülmesi ile mülkiyet hakkı ortaya çıkmıştır. Böylelikle insanlar zengin ve yoksul olarak ayrılmışlar, buradan ise eşitsiz bir ortam ortaya çıkmıştır.

Rouseau “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinde toplumu tüm üyelerinin birliği ile kurulan siyasal bir yapı olarak tanımla ve bu yapıyı da devlet olarak adlandırır. Doğuştan özgür ve bağımsız olan insan elbette ki özgürlüğünden vazgeçmeyecektir, bu yüzden onun özgürlüğünü gerçekleştirebileceği bir düzen bulmak gereklidir. Yapılacak şey ise, bireyleri istekleri çerçevesinde bir araya getirmektir. Rosseau’ya göre gerçek toplum düzeni bir anlaşma düzenidir. Bu düzende tüm üyeler birbirleriyle karşılıklı yükümlülük içindedirler. Bu durumu sözleşmeli ortalıklar olarak düşünmek mümkündür. Herkes eşit hak ve eşit değerlere sahiptir. Ancak bireyler sözleşmeye ne ölçüde bağlı kalırlarsa o ölçüde özgür olacaklardır, bu da demektir ki özgürlük başına buyruk olarak davranmakla değil, düzenli birliktelikte gerçekleşmektedir. Eşitliği koruyan tek güç ise sözleşmenin bağlayıcı gücü olmaktadır. Böylece doğa durumundaki eşitliğinden uzaklaşmış olan insan , yasal eşitliğini kazanmış olmaktadır.

Rousseau toplum sözleşmesinin bireylerin isteklerine göre yorumlanamayacağını, ancak genel istem ile gerçekleşebileceğini ileri sürmüştür. Bu anlayışa göre halk özgürlük ve bağımızlığın dayanağı olmaktadır. Diğer bir deyişle sözleşmeyi sağlayacak ve ayakta tutacak tek güç halkın gücüdür. Rosseau’ya göre genel istem ortak istem anlamında değildir, yine aynı şekilde bireysel isteklerin de toplamı olmamaktadır. Bu durumda tek tek kişilerin yararı gözetilmiş olmaktadır. Oysa genel istemde tüm toplumun yararı söz konusu olmaktadır. Genel istemin devamlılığı yasalarla sürdürülmelidir, o halde toplusal sözleşmenin sıkı sıkıya yasalaştırılması gerekmektedir. Bu yasa düzeninde toplumu kendi çıkarına ya da herhangi bir toplumun çıkarına kullanmak isteyenlere değil halkın çıkarını gözetenlere yer olacaktır. Bu düzeni sağlayacak olanlar ise önderle olacaktır, önderler ise doğa durumundaki insanın yapısını ve gereksinimlerini iyi bilen kişiler olacaklardır. Bu düşünceleri Rousseau 1789 Fransız Devrimi’ne önderlik etmiştir.

GİAMBATTİSTA VİCO ( 1668-1774)

Napoli’de doğmuştur. Napoli Üniversitesi’nde hocalık yapmıştır. Vico, Francis Bacon’ı okumuştur ve Bacon’ın doğa incelemeleri için geliştirdiği metodun tarih ve toplum incelemelerine de uygulanabileceğini düşünmüştür. Bu nedenle tarih felsefesinin kurucularından ve toplumun bilimin öncülerinden biri olmuştur. Ünlü kitabı “Yeni Bilim’in İlkeleri “ni ise 1725 yılında yayımlamıştır. Bu kitabında Vico, tarihi üç ayrı gelişme aşaması ile açıklamaya çalışmıştır. Tanrılar Çağı, Kahramanlar Çağı ve İnsanlar Çağı. Tanrılar çağında insanlar ilahi yönetim altında yaşamaktadırlar, ikinci aşama ise soylu olanların toplumu olduğu gibi devam ettirmek, soylu olmayanların ise değiştirmek istedikleri kahramanlar çağıdır. Üçüncüsünde ise insanların kendi niteliklerinin farkına vardığı ve ilk siyasal birlik daha sonraları da monarşiyi kurdukları insanlık çağı olmaktadır. Ancak üçüncü evre diğer iki evre gibi kalıcı değildir, insanlar yasaya uymayı bıraktıklarında insanlık çağı çökmeye başlamaktadır. Yeni bir barbarlık ortaya çıkar ve çevrimsel aşamalar yeniden başlar. Vico, bu duruma Roma ve Avrupa toplumlarını örnek olarak vermektedir. Aydınlanmacı düşüncede yer alan ilerleme fikrine karşılık çevrimsel gelişme dönemleri olduğunu ileri sürmektedir.

Yeni Bilim’de anlatılanların önemi; insan toplumunu insanın eseri olarak değerlendirmesi, yaratıcı bir süreç olarak ele almasıdır. İnsan doğasını ve aile gibi kurumları tarihsel gelişim içinde belirli ilkelere bağlı olarak ele almaktadır. Bu da toplumsal sözleşme teorisi ile zıtlık göstermektedir. Çünkü burada toplum insan doğasının değişmez özelliklerinin ifadesi olmaktadır. Statik (durağan) bir toplum anlayışı vardır.

Onu toplumbilim açısından önemli kılan; toplumsal yaşamda sürekli ve genel nitelikteki olaylarla ilgilenmiş olması, yani kurumların ve zihniyetlerin evrimine ilişkin olayları incelemiş olmasıdır. Vico’nun toplumsal sınıf kuramının habercisi olduğu da söylenebilir, çünkü halkın siyasal davranışlarının onların toplumsal durumlarıyla belirlendiğini ileri sürmüştür. Aynı ulus içinde meydana gelen uyumsuzlukların meslek, sınıf farklılıklarından meydana geldiğini ileri sürmüştür. Bu karşıtlıklar ise insanlara değil toplumsal yapıya bağlı olarak ortaya çıktıkları için sürekli olmaktadırlar. Bu nedenle bir uyumsuzluk ortadan kaldırıldığında yenisi ortaya çıkmaktadır. Vico’ya göre toplumsal yaşamın ilkeleri kendi zihnimizin geçirdiği değişimler içinde aranmalıdır.

Reklamlar

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: