Bir Dünyalının Not Defteri

Ocak 10, 2009

İngilizce Sınavlarında Çokça Karşılaşılan Kelimeler

Filed under: Ders Notları,Eğitim,İngilizce — kivanc @ 13:50

1. abandon = (1) (birini) terk etmek (= leave) (2) bir şeyden vazgeçmek (= give up)
2. abbreviate = (1) kısaltmak, özetlemek (2) (matematikte) sadeleştirmek
3. abolish = (toplumdaki tabuları) yıkmak, sona erdirmek (= do away with)
4. absorb = içine çekmek, emmek
5. abstain from = (alkol, ilaç vb) — den sakınmak/ uzak durmak (=avoid from) !
6. abundance = bolluk, bereket
7. abundant = bol, bereketli
8. accelerate = hızlandırmak, ivme kazandırmak *** accelerator = gaz pedalı
9. accept = kabul etmek, razı olmak
10. access = erişmek, ulaşmak
11. accessible to = ulaşılabilir, erişilebilir
12. accommodate = (misafir, konuk vb) ağırlamak (= put up)
13. accompany = (1) eşlik etmek, arkadaşlık etmek (= escort) (2) beraber bulunmak ya da bir arada gözükmek (* Pain and fever accompany inflammatory diseases)
14. accomplish = başarmak (= achieve)
15. accumulate = (1) birikmek, çoğaltmak (2) biriktirmek, yığmak
16. accuracy = doğruluk, kesinlik
17. accurate = doğru, hatasız, eksiksiz bir şekilde (= precise, correct)
18. accurately = doğru, hatasız, eksiksiz bir şekilde (= precisely, correctly)
19. accuse (of) = birini bir şeyle suçlamak, itham etmek
20. achieve = başarmak, yerine getirmek
21. acknowledge as = (1) kabul etmek, — olarak tanımak (2) (mektup, mesaj vb) aldığını gönderen kişiye bildirmek
22. acquainted with = aşina olmak, haberdar olmak (= familiar with)
23. acquire = (dil, miras, huy vb) edinmek, kazanmak (= obtain, attain) (*She acquired a huge fortune.) (* I acquired Turkish but I learned English in school.)
24. acquisition = edinim
25. activity = faaliyet, aktivite *** activist = bir fikrin aktif destekçisi (= supporter)
26. adapt = bir şeye uyarlamak, uydurmak ( = adjust)
27. addict = bağımlı, tiryaki *** drug addict = eroin bağımlısı
28. addiction to = bağımlılık, tiryakilik
29. addition = ilave, ek
30. additionally = ayrıca, bunun yanı sıra, buna ilaveten (= furthermore, moreover)
31. adequately = yeterli bir şekilde (= sufficiently)
32. adjust = (1) uyarlamak (= adapt) (2) alışmak (= get used to)
33. adjustment = düzeltme,intibak, uyma
34. administer = (1) idare etmek, yönetmek (2) (damardan ilaç vb) vermek, sağlamak
35. admire = hayran olmak
36. admit = kabullenmek, itiraf etmek
37. adopt = (1) evlat edinmek (= take up) (2) (önlem, tedbir vb) almak (adopt measure) (3) (başkasına ait bir şeyi) benimsemek (dil, din vb)
38. adore = çok sevmek, tapmak
39. adverse = zıt, kötü
40. advocate = (1) savunmak (= defend) (2) desteklemek (= support)
41. affect = etkilemek (= influence)
42. aggravate = gittikçe kötüye gitmek, fenalaşmak (= deteriorate, worsen)
43. aggressive = saldırgan
44. aid = yardım etmek (= help)
45. alien (to) = yabancı
46. alongside = yanında, bitişiğinde (beside, next to)
47. alter = değiştirmek (= change)
48. alteration = değişiklik
49. amazing = şaşırtıcı, hayran bırakıcı (= astonishing)
50. amend = değişiklik yapmak (kanunda düzenleme yapmak anlamındaki gibi)
51. amendment = değişiklik, (kanun vb) üzerinde değişiklik yapmak (= alteration)
52. amusing = eğlenceli, zevkli
53. announce = anons etmek, ilan etmek (= give out, declare)
54. anticipate = ummak, beklemek
55. apologize = özür dilemek (apologize to someone for something)
56. appalling = korkunç (= dreadful, horrendous)
57. appointment = (1) atama, tayin (2) randevu (= rendezvous)
58. appreciate = (1) takdir etmek, değerini bilmek (2) anlamak, farkına varmak
59. approach = (1) (zaman/ mesafe bakımından birine/bir şeye) yaklaşmak (* Do not approach with fire! (2) (bankaya/yüksek bir mevkiye vb) müracaatta bulunmak, ricada bulunmak (* She approached the bank for a loan)
60. appropriately = uygun olarak (= suitably)
61. approve of = onaylamak, uygun bulmak, tasvip etmek
62. arrange = düzenlemek, ayarlamak (toplantı, randevu vb)
63. artefact = insan eliyle yapılmış (sanat)
64. ascend = yukarı çıkmak, yükselmek, tırmanmak (= go up / climb up)
65. ask for = ricada bulunmak, bir şey istemek
66. aspire = şiddetle arzu etmek, çok istemek (* I’ve always aspired to be a singer)
67. assemble = (1) bir araya getirmek, toplamak (= gather) (2) monte etmek (= put up)
68. assess = değerlendirmek (= evaluate)
69. assign = atamak, tayin etmek, görevlendirmek (= appoint)
70. assist somebody in something = birine bir konuda yardım etmek
71. associate = (zihninde insanlar/eşyalar arasında) çağrışım yapmak, çağrıştırmak (* I always associate the smell of baking with my childhood.) (2) (kötü yolda olan veya kötü alışkanlıkları olan insanlarla) arkadaşlık yapmak, düşüp kalkmak (* Don’t associate with those glue-sniffers.)
72. assume = (1) elinde delil olmadan bir şeyin doğru olduğunu düşünmek veya kabul etmek, farz etmek (= conclude) (2) (sorumluluk/vebal vb) üstlenmek, üzerine almak (= take on) (* I temporarily assumed the responsibility for her)
73. assure = birine teminat vermek, emin kılmak, garanti vermek
74. astonishment = şaşırtmak, şaşırmak (= amazement, bewilderment)
75. attach = iliştirmek, eklemek (= enclose)
76. attack = saldırmak, saldırı
77. attain = elde etmek, erişmek (= gain, obtain)
78. attainment = ulaşmak, erişmek
79. attend = iştirak etmek, katılmak
80. attribute = (bir sebebe/nedene) dayandırmak (= base on/upon)
81. auditorium = dinlenme/izleme salonu, seyircilerin oturduğu bölüm
82. available = mevcut, var olan
83. avert = (1) olmasını önlemek (2) başka yöne çevirmek (trafik akışını vb)
84. avoidable = kaçınılabilir, engellenebilir
85. award = ödül
86. backward = geri kalmış, geriye doğru
87. badly in need of = bir şeye/birine çok muhtaç olmak
88. barely = (1) hemen hemen hiç, neredeyse hiç (2) güçlükle (= hardly, scarcely)
89. bargain = (1) pazarlık, anlaşma (2) pazarlık etmek (3) kelepir, ucuz eşya
90. barren = kurak, verimsiz (= infertile, arid)
91. basic = temel (= essential, fundamental)
92. bazaar = pazar, alışveriş yeri
93. behave = davranmak
94. believe = inanmak
95. belongings = birinin kişisel eşyaları (= possessions)
96. beloved = sevgili, hazret
97. bitingly satirical = aşırı alaycı, insafsızca eleştirme
98. bizarre = tuhaf, acayip (= strange, weird)
99. blanket = battaniye
100. blaze = (1) ateş, alev, yangın (2) parlamak
101. bolt = fırlayıp kaçmak, tabanları yağlamak
102. branch = dal, branş
103. break off = (nişan, nikah vb) bozmak, ayrılmak
104. breed = (1) (hayvan için) doğurmak, yavrulamak (2) hayvan yetiştirmek
105. bribery = rüşvet *** offer bribes = rüşvet teklif etmek
106. bride = gelin
107. brief = kısa, öz *** in brief = kısaca, öz olarak
108. bring up = (1) çocuk büyütmek (2) kusmak (3) ortaya (konu vb) atmak
109. broadcast = (radyo, televizyon, hava durumu için) yayın
110. Broadly speaking = Genel konuşmak gerekirse (= generally, mostly)
111. broil = ızgara yapmak, kavurmak
112. bullfight = boğa güreşi
113. bully = (1) kabadayı, zorba (2) kabadayılık yapmak, zorbalık yapmak
114. burial = gömü, gömme
115. burn = (1) yakmak (2) yanmak
116. button = düğme
117. calculator = hesap makinesi
118. call for = talep etmek, istemek (= demand)
119. calm = sakin
120. can’t take one’s eyes off = gözlerini birinden veya bir şeyden alamamak
121. cancel = iptal etmek (= call off)
122. captivating = büyüleyici (= enchanting, fascinating)
123. captive = tutsak, esir
124. captivity = tutsaklık, esaret
125. capture = yakalamak, ele geçirmek, tutsak etmek (= apprehend)
126. careless = dikkatsiz
127. carry out = (çalışma, deney, anket vb) yürütmek, icra etmek (= fulfil, conduct)
128. carve = (1) (tahta vb) oymak (2) (et vb) kesmek
129. casually = günlük, sıradan, havadan sudan
130. caution = uyarı, dikkat
131. cease = sona erdirmek, durdurmak ( cease-fire= ateşkes)
132. ceaseless = aralıksız, durmadan (= non-stop)
133. celebration = kutlama
134. celebrity = ünlü
135. census = nüfus sayımı
136. ceremony = tören
137. charge (with) = — ile yargılamak (mahkemede) (= try)
138. circulate = dolaşmak, dolaştırmak, deveran etmek (vücuttaki kan vb)
139. circulation = (1) dolaşım (2) gazete tirajı, günlük satış oranı
140. cite = örneklemek, adından bahsetmek, değinmek (= refer to, mention)
141. citizen = vatandaş *** Citizenship = Vatandaşlık
142. clarify = açıklamak (= explain)
143. claw = pençe, hayvan pençesindeki kıvrık tırnak
144. clearance = (1) mağazayı boşaltma, malları elden çıkarma, tasfiye (2) izin, yeşil ışık
145. close = (sıfat) yakın
146. closed = kapalı
147. closure = (1) kapanış (2) iflas
148. coincide with = aynı zamana denk gelmek/tesadüf etmek (= fall on the same date)
149. collapse = (1) (bina vb için) çökmek (2) bayılmak
150. collapsible = katlanabilir (kanepe vb)
151. collar = (1) yaka (2) tasma
152. colleague = iş arkadaşı
153. collide with = çarpışmak (= crash into)
154. commence = başlamak (= start) *** commencement speech = açılış konuşması
155. comment on = yorum yapmak (= interpret)
156. commercial = ticari
157. commit = (1) (intihara vb) kalkışmak, yeltenmek (2) (suç, cürüm) işelemek (3) (kendini işine, ailesine vb) adamak (= devote)
158. commit = kalkışmak, yeltenmek *** commit suicide = intihar etmek
159. common = (1) ortak (2) sıradan, yaygın *** in common with = — ile ortak nokta
160. commonplace = yaygın, sıradan (= ordinary, usual)
161. commuter = ev ile iş arasında mekik dokuyan/gidip gelen
162. companion = dost, arkadaş
163. company = (1) arkadaşlık, dostluk (2) şirket
164. compel = zorlamak, mecbur bırakmak (= force, oblige)
165. compensation for = (1) tazminat ödemek (2) telafi etmek
166. compete = rekabet etmek, yarışmak ***competition = müsbaka, yarış
167. compete against = başkasıyla yarışmak, rekabet etmek
168. compete with = başkasıyla aynı yerden beslenmek/geçim sağlamak (kangurular koyunların otlaklarından otlanan rakip hayvanlar olması gibi)
169. competition = (1) rekabet (2) müsabaka, yarış
170. compile = derlemek, bir araya getirmek (bilgi, delil vb)
171. complain to somebody about something = şikayet etmek
172. completely = tamamen, bütünüyle (= entirely)
173. comply (with) = — e uymak,— e itaat etmek (= abide by)
174. compose = oluşturmak, meydana getirmek *** be composed of = — den oluşmak
175. compound = bir sürü binanın bulunduğu etrafı çevrili mekan
176. comprise = içermek (= include)
177. compute = hesap yapmak, bir notu bilgisayara girmek(= calculate )
178. conceal = gizlemek, saklamak (= hide)
179. conceive as = (1) — olarak algılamak/düşünmek (2) conceive of = bir şeyi ilk kendisi akıl etmek (= senaryonun konusu vb) (3) gebe kalmak
180. conclude = sonuç çıkarmak (= assume)
181. conclusion = sonuç, netice, yargı
182. condition = durum, hal / koşul,şart
183. conditionally = şartlı olarak, belli şartlara bağlı
184. conduct = (1) (deney, anket vb) idare etmek, yürütmek (= carry out) (2) (isim hali) davranış (= behaviour)
185. conduct = (1) (deney,çalışma vb) yürütmek,icra etmek (2) davranış (= behaviour)
186. confess = itiraf etmek (= speak out)
187. confident (of) = emin
188. confine to = (1) sınırlamak, bir yere mahkum etmek (2) hapse atmak (= imprison)
189. confirm = (1) onaylamak, doğrulamak (= verify) (2) (bir iddiayı, davayı vb) güçlendirmek, pekiştirmek (= strengthen)
190. conflict = (1) çatışma, savaş (2) anlaşamama, tartışma
191. conflict with = çatışmak, çarpışmak, savaşmak
192. conform to = uymak, uyuşmak (= obey the rules)
193. confront = (1) karşılaşmak, yüz yüze gelmek (2) confront about = yüzleştirmek
194. confuse = karıştırmak, şaşırmak
195. conquer = (1) fethetmek (2) yenmek, galip gelmek
196. consent = (1) razı olmak (2) izin,rıza (= permission)
197. consent to = razı olmak
198. consequence = sonuç, netice (= result)
199. conserve = korumak, muhafaza etmek
200. considerable = büyük ölçüde, önemli miktarda, azımsanamaz X negligible(=neglicıbıl)
201. considerably = önemli ölçüde, oldukça
202. considerately = düşünceli/nazik bir şekilde
203. consideration = göz önünde bulundurma/düşünme
204. consist of = ibaret olmak, meydana gelmek
205. conspire against = birine komplo kurmak (= plot against)
206. constantly = 1-sürekli 2- aralıksız
207. constantly = sürekli
208. constitute = oluşturmak, meydana getirmek (= make up)
209. constrain = zorlamak (= restrain, force)
210. construct =inşa etmek, yapmak (= build)
211. consult = danışmak (= check with)
212. consume = tüketmek (= use up)
213. contact with = birisi ile kontak/temas kurmak, irtibata geçmek
214. contemporary = çağdaş, aynı çağda yaşayan
215. content with = — den memnun
216. contest = yarışma, müsabaka *** beauty contest = güzellik yarışması
217. continent = kıta
218. contract = (1) sözleşme yapmak (2) küçülmek, büzülmek (= shrink) (3) hastalık kapmak
219. contradict = çelişmek
220. contradictory = çelişkili, tutarsız, kendini yalancı çıkaran (= inconsistent)
221. contribute to = katkıda bulunmak
222. controversial = tartışmalı, fikir ayrılığına sebep olan (= disputable, debatable)
223. controversy = anlaşmazlık, fikir ayrılığı
224. conventional = geleneksel, alışılagelen
225. converse = (1) karşıt, zıt (2) konuşmak
226. convert into = dönüştürmek (= change)
227. convict = mahkum, tutuklu
228. convince = ikna etmek
229. correctly = doğru bir şekilde, düzgünce (= accurately, precisely)
230. correspond to = bir şeyle uymak, uygun düşmek, tekabül etmek (= agree, match)
231. correspond with = birisi ile yazışmak
232. counterpart = karşılığı, dengi (“Sultan” kelimesinin counterpart’ı “Kral” dır)
233. couple = çift
234. course = (1) gidişat, ilerleme (zaman/mekan içinde) *** in the course of = —nın esnasında (2) (nehir için) akış yönü (3) öğrenim, kurs
235. cramped = hijyenik olmayan
236. crash = (1) kaza, şiddetli ses, iflas (2) yere düşme , çarpma
237. crawl = emeklemek
238. create = yaratmak
239. credibly = inanılır bir şekilde (= believably)
240. criminal = ciddi bir suç/cürüm işlemiş,suçlu
241. crippled = felçli, kötürüm (= paralysed) (2) engellenmiş, gerilemiş (ekonomi vb)
242. crocodile = timsah (= alligator)
243. cross out = üstünü çizmek, silmek (= delete)
244. crumble = ufalanmak, parçalanmak (= disintegrate, fall apart)
245. cultivate = tarım yapmak, tarlayı vb sürüp ekmek
246. curator = sanat galerisi/müze/kütüphane görevlisi
247. currency = döviz
248. curve = eğim, eğmek
249. custom = gelenek, görenek *** customs = gümrük
250. customary = geleneksel (= traditional)
251. debate = tartışmak
252. debt = borç
253. deceit = kandırmak *** deceitful = hilekar, hileci
254. deceive = kandırmak, kafaya almak (= take in)
255. decipher = şifresini çözmek
256. decipher = şifresini çözmek, anlamını meydana çıkarmak
257. declare = ilan etmek, beyan etmek
258. decline = (1) azalmak, gerilemek (2) kibarca reddetmek (= turn down)
259. dedicate = kendini adamak (= devote to, commit oneself to)
260. dedicate to = kendini adamak (= devote to)
261. deduce = sonuç çıkarmak (= conclude, assume)
262. deduction = tümevarım, sonuç (= conclusion)
263. deepen = derinleştirmek, derinleşmek
264. defeat = yenmek, bozguna uğratmak (= beat)
265. defect = bozukluk, kusur, hata, sakatlık *** speech defect = konuşma özrü
266. defend = savunmak
267. define = tanımlamak
268. degeneration = yozlaşma, aslını kaybetme
269. delay = geciktirmek
270. delightful = zevkli, hoş
271. deliver = (1) siparişi teslim dağıtmak/teslim etmek (= distribute) (2) doğurmak vermek (3) deliver speech = konuşma yapmak
272. demand = (1) talep, istek (2) talep etmek, istemek ***in demand = revaçta
273. demobilize = askerden terhis etmek
274. demolish = yıkmak, parçalamak (= do away with)
275. demonstrate = (1) uygulamalı bir şekilde göstermek (= show) (2) gösteri yapmak, protesto düzenlemek
276. deny = (1) inkar etmek (2) yapmasını yasaklamak (deny somebody to do something)
277. depress = (1) üzmek (= sadden, upset) (2) bastırmak (= press down)
278. derive from = çıkarmak, gelmek
279. descend = inmek, azalmak
280. desert = çöl
281. deserve = hak etmek
282. design = plan çizmek, tasarlamak
283. design = tasarlamak, dizayn etmek
284. desire = (1) istek, arzu (2) istemek, arzu etmek (= wish)
285. desolate = mutsuz, kederli (= depressed) (2) terkedilmiş (= deserted)
286. dessert = tatlı
287. destination = hedef, varılacak yer
288. destiny = kader, kısmet
289. destroy = yıkmak, yok etmek (= damage, ruin)
290. detain = alıkoymak, göz altında tutmak (= take into custody)
291. detect = meydana çıkarmak, işin aslını ortaya çıkarmak (= discover, notice)
292. detection = teşhis etmek, belirlemek
293. deter (someone) from = caydırmak, engel olmak (= discourage)
294. deteriorate = kötüleşmek, kötüye gitmek (= aggravate, worsen)
295. determination = (1) azim, kararlılık (= ambition) (2) inat (= stubbornness, obstinacy)
296. devastate = yıkmak, tahrip etmek (= destroy)
297. develop = (1) geliş(tir)mek, genişle(t)mek, ortaya atmak (teori, fakir vb) (2) (foto) film banyo ettirmek (3) (vücudun ürettiği bir hastalığa) yakalanmak “develop cancer”
298. deviate = sapmak, yönünü değiştirmek (= diverge, stray)
299. devote = adamak
300. diagnose as = teşhis etmek
301. differentiate = ayırmak (= distinguish)
302. diminish = azalmak (= decline)
303. direct = (1) yönetmek (2) (turiste vb) yol göstermek (guide)
304. disappearance = ortadan/gözden kaybolmak (= vanish)
305. disclose = açığa çıkarmak, gün ışığına çıkarmak (= reveal, display)
306. discover = keşfetmek
307. discriminate (against) = (ırk, yaş, cinsiyet vb) ayrımcılık yapmak
308. discriminate against = ayrımcılık yapmak
309. discuss about = tartışmak (= argue)
310. disease = hastalık, maraz (= illness, ailment)
311. dismiss = kovmak (işten), kafasından çıkarmak
312. dismissal = kovma, başından savma
313. dispatch = göndermek, yollamak (= send, submit)
314. display = göstermek, sergi *** on display = sergide
315. displeased = hoşnut kalmamış, memnun olmayan (= discontented, unsatisfied)
316. dispose of = başından atmak, — den kurtulmak (= get rid of)
317. dispute = (1) tartışmak, anlaşamamak (= disagree) (2) anlaşmazlık (= controversy)
318. disqualify = diskalifiye etmek, elemek, yetersiz görmek
319. disseminate = (bilgi, fakir vb) yaymak, dağıtmak
320. distinct = (1) farklı, ayrı, bağımsız (= different) (2) açık seçik, net (= clear)
321. distinguish = ayırmak, farkını söylemek (= differentiate)
322. distort = (1) (olayın aslını) çarpıtmak, farklı bir anlam yüklemek (= misrepresent) (2) (şeklini/biçimini vb) bozmak, tahrif etmek (= disfigure)
323. distress = (1) tehlike (2) acı, ıstırap
324. distribute = dağıtmak (= deliver, hand out)
325. divert = (trafik yönünü vb) saptırmak, başka yöne çevirmek
326. dizzy = başı dönen, kendini bayılacak gibi hisseden (= giddy)
327. docile (dosayl) = uysal, evcil
328. dominate = egemen/baskın olmak, hakim olmak, idaresi altına almak
329. donate = (para, kan vb) bağış yapmak (= contribute)
330. donation = (para, kan vb) bağış yapmak (= contribution)
331. dowry = çeyiz
332. dramatic = (1) tiyatro ile ilgili (= theatrical) (2) önemli, kayda değer (= drastic) (3) ani, çok hızlı (fiyatlarda ani ve hızlı artış gibi)
333. draw = (1) (resim vb) çizmek (2) (perde vb) çekmek, kenara almak (3) (sonuç) çıkarmak (***draw a conclusion) (4) bir maçın berabere bitmesi
334. dress code = (bir işyerinde veya okulda) kıyafet genelgesi
335. drug addict = eroin bağımlısı
336. drug dealer = eroin ticareti yapan kişi
337. dustbin = çöp kutusu (= trash can)
338. earth***** = deprem
339. edit = bir kitabı basılabilir hale getirmek, editörlük yapmak
340. edition = (kitap için) basım, baskı, yayın
341. educate = eğitmek (= train)
342. effect = etki (= influence, impact) *have an effect on = üzerinde etkisi olmak
343. elect = seçmek (= vote for)
344. eliminate = elemek, den kurtulmak (= get rid of) (2) yok etmek, yıkmak (= destroy)
345. elimination = (1) ortadan kaldırma, yok etme, bertaraf etme (2) hesaba katmama
346. embarrass = utandırma (= humiliate)
347. embrace = (1) kucaklamak (= hug, cuddle) (2) (fikir, din vb) benimsemek
348. emerge = ortaya çıkmak (= come out)
349. emphasize = vurgulamak
350. employ = (1) işe almak (2) (metot, yöntem vb) uygulamak
351. empty = (1) boşaltmak (2) boş
352. emulate = taklit etmek,(= imitate, copy)
353. enable = olanaklı kılmak
354. enclose = çevresini sarmak
355. encounter = karşılaşmak ( to face)
356. encourage = teşvik etmek
357. endure = dayanmak
358. enhance = büyülemek
359. enhancement = yükseltme, artırma, çoğaltma (= improvement, enrichment)
360. enlarge = büyütmek, genişletmek
361. enquire = soruşturmak
362. enslave = köleleştirmek, esir etmek
363. ensure = birini temin etmek/emin kılmak, birine garanti vermek
364. entertain = eğlendirmek
365. entirely = tamamen (= completely)
366. entrance = giriş
367. envy = kıskanmak, imrenmek
368. epic = destan
369. epic = destansı (şiir vb)
370. equal = eşit, adil
371. equality = eşitlik (= parity, fairness)
372. equate = eşitlemek
373. equip = donatmak
374. equip = donatmak ***equipment = donanım, teçhizat
375. erode = yıpratmak, aşınmak
376. erupt = patlamak
377. establish = kurmak, doğruluğunu kanıtlamak, kabul etttirmek
378. estimate = tahmini bir şey/rakam söylemek, tahminde bulunmak (= guess)
379. eternal = kalıcı, ebedi
380. evaluate = değerlendirmek (= assess)
381. evaluation = değerlendirme (= assessment)
382. evidently = açık ve şüphe götürmez bir şekilde, delillere dayanarak (= obviously)
383. evolve = (1) geliş(tir)mek (= develop) (2) (Biyolojide) evrim geçirmek
384. evolve = değişmek, evrim geçirmek
385. exaggerated = abartılı, mübalağalı
386. excavate = kazı yapmak
387. exceed = aşmak
388. excessive = aşırı, abartılı (sayıda, miktarda)
389. exchange = takas etmek, değiş tokuş etmek (= swap)
390. exclude = çıkarmak
391. exclusive to = herkese açık olmayan, özel (otel, tatil yeri vb)
392. exclusively = sadece, yalnızca
393. excursion = keşif gezisi
394. exhibit = sergilemek
395. exist = var olmak, mevcut hale gelmek
396. existence = var oluş, mevcut olma
397. expand = genişlemek, büyümek, nüfuz olarak artmak
398. expect = ummak, beklemek
399. expectation = umut, beklenti
400. expense = masraf
401. experience = (1) tecrübe (2) tecrübe etmek, yaşamak (3) olay, vukuat
402. expire = (yiyecek, ilaç vb için) son kullanma tarihi gelmek, miadı dolmak
403. expire = süresi dolmak
404. Expiry Date = Son Kullanma Tarihi
405. explode = patlamak
406. exploit = patlatmak, sömürmek
407. explore = keşfetmek,araştırmak
408. export = ithal etmek
409. expose = (1) açıklamak, arz etmek (= reveal) (2) (tehlikeye vb) maruz bırakmak
410. express = (1) ifade etmek, iletmek (2) çabuk, hızlı (= fast)
411. extend = (1) (tatilin, ödevin vb) süresini uzatmak (= prolong) (2) ekleme yapmak (eve birkat daha çıkmak veya balkon eklemek gibi) (= make bigger) ***extension
412. extract = elde etmek, çekip çıkarmak (üzümden sirke elde etmek gibi)
413. extraordinary = (1) fevkalade, olağanüstü (= exceptional) (2) tuhaf, alışılmadık
414. fabricate = (1) uydurmak (= make up) (2) (raf vb) monte etmek (= put up)
415. facilitate = kolaylaştırmak
416. fade = (1) solmak (2) solgun
417. failure = başarısızlık
418. faint = (1) bayılmak (= pass out) (2) solgun (ses, renk vb)
419. fairly = oldukça (= quite, rather)
420. falsify = (1) hesaplar üzerinde oynamak (2) sahtekarlık yapmak (= fake)
421. familiar (with) = aşina, tanıdık
422. famish = aç kalmak, açlıktan ölmek (= starve)
423. fare = (otobüs, uçak vb için) fiyat
424. fatal = ölümcül ***fatally injured = ağır yaralı, ölümcül yarası olan
425. favourable = olumlu, yapıcı (= positive, constructive) (2) uğurlu (= auspicious)
426. fearful for = — için korkan/endişelenen
427. fertilize = (toprağı vb) verimli hale getirmek, verimli kılmak
428. fetch = gidip getirmek
429. fiancé = (erkek) nişanlı
430. fiancée = (kız) nişanlı
431. field trip = kır gezisi, arazi gezisi
432. fierce = (1) şiddetli, kıyasıya, çetin (rekabet vb) (2) azgın, azmış (köpek vb)
433. figure = (1) şekil, figür (2) rakam, sayı (3) figure out = anlamak (= make out)
434. filthy = (1) pis, kirli (2) dayanıksız, sağlam olmayan
435. finance = finanse etmek, paraca desteklemek
436. fine = (1) ince ince/küçük doğranmış (et, patates vb) (2) iyi, güzel (3) para cezası
437. firework = havai fişek
438. fit = (1) sağlıklı, zinde, sıhhati yerinde (= robust, healthy) (2) (bir kıyafetin şıklık bakımından değil de bedene oturması anlamında) yakışmak (3) sara nöbeti (= seizure)
439. flatmate = ev arkadaşı
440. flattery = birine yağ çekme
441. flee = kaçmak (= escape)
442. fleece = koyun postu (yünlü) *** hide = yünsüz post
443. flight = (1) uçuş (2) uçak (= airplane = aeroplane)
444. flow = (nehir vb için) akmak *** overflow = taşmak
445. fluctuate = dalgalanmak, istikrarlı gitmemek, bir artmak bir azalmak
446. fluctuate = dalgalanmak
447. focus on = odaklanmak, yoğunlaşmak (= concentrate on, centre on)
448. fold = (1) katlamak, kıvırmak, bükmek (2) bir şeyin — katı, — misli (twofold, tenfold = iki katı/misli, on katı/misli)
449. force = zorlamak
450. forceful = (1) güçlü, zorlu (2) etkili, ikna edici
451. forecast = önceden tahmin etmek (= predict)
452. forge = taklidini yapmak, sahtesini çıkarmak
453. forgery = sahtekarlık (= counterfeit, fake)
454. forgery = sahtekarlık, kalpazanlık
455. former = önceki (iki şeyden bahsederken ilk söylenen kişi veya şey)
456. formerly = evvelki, önceki
457. formulate = formülleştirmek, formüle dökmek
458. forthcoming = yakınlaşmakta olan, gelmekte olan ( Christmas vb.)
459. fortify = takviye etmek, sağlamlaştırmak, kuvvetlendirmek (= strengthen, enrich)
460. fracture = kırılmak, çatlamak ( kemik, kolon vb)
461. frail = zayıf, cılız (= feeble)
462. frame = çerçeve
463. freed = serbest kalmış, özgür (= at liberty, at large)
464. fulfil = (görev, sorumluluk vb) yerine getirmek, icra etmek (= carry out)
465. fundamental = esas, temel, zorunlu (= essential)
466. funeral = cenaze töreni
467. fussy = aşırı titiz (= fastidious, meticulous, diligent)
468. fuzzy = tüylü
469. gather = (1) toplamak, bir araya getirmek (2) bir araya gelmek
470. gender = cinsiyet (= ***)
471. generate = (1) (ısı, elektrik vb) üretmek (2) (tartışma vb) ortaya atmak
472. genre (= canr) = tür, çeşit, nevi (= type, sort)
473. get rid of = başından atmak, defetmek
474. giant = dev X dwarf
475. give up = vazgeçmek, bırakmak (= abandon, abort)
476. glance = göz atmak
477. gloom = karanlık ***gloomy = üzüntülü, hüzünlü
478. glorify = yüceltmek, övmek (= praise)
479. goal = amaç, gaye (= aim)
480. govern = yönetmek
481. government = hükümet
482. grab = kapmak, el koymak (= snatch)
483. gradually = yavaş yavaş, kademeli olarak
484. grant = vermek, bahşetmek (burs, bağış vb)
485. grasp = (1) (bir nesneyi) kavramak (2) (bir konuyu) kavramak, anlamak
486. graveyard = mezarlık (= cemetery)
487. groom = damat
488. grow tired of = — den yorulmak
489. growl = köpek ve benzeri hayvanların çıkardığı hırlama sesi
490. guide = rehber, rehberlik etmek
491. harass = saldırmak, taciz etmek ******ual harassment = cinsel taciz
492. harbour = (1) liman (2) barındırmak, sağlamak
493. hardship = zorluk
494. harshly = (1) sert bir şekilde (2) kabaca
495. hasten = acele etmek
496. havoc = hasar, yıkım (= destruction)
497. hazard = tehlike
498. hazardous = tehlikeli (= perilous)
499. hectic = heyecanlı, telaşlı, hareketli (program, ofis vb)
500. hesitate = duraklamak
501. highly = oldukça, epey (= extremely)
502. hinder = (1) engel, mani (2) engel olmak, mani olmak
503. hire = (1) kiralamak (2) işe almak (= employ)
504. hitchhiker = otostopçu
505. hollow = oyuk, boşluk (ağaç kovuğu vb) *** hollow promise = boş vaat
506. hopefully = inşallah (= with any luck)
507. horrible = korkunç
508. huge = iri, büyük (= enormous, immense)
509. humiliate = aşağılamak, rezil etmek, utandırmak (= embarrass)
510. hunter = avcı
511. hurricane (hörikeyn) = kasırga
512. iceberg = buz dağı (= glacier)
513. identify = teşhis etmek, kimliğini belirlemek, sınıflandırmak
514. idle = tembel (= lazy, indolent) X (= hardworking)
515. ignore = görmezden kalmak, kale almamak (= take no notice)
516. illusion = hayal,hülya, kuruntu
517. illustrate = örneklemek
518. imagine = hayal etmek
519. imitate = taklit etmek
520. immediate = (1) derhal, acele, çabuk (2) (akraba için) en yakın
521. immobilize (immmobilayz) = hareketsiz/sabit kılmak
522. impact = çarpmak
523. impeach = suçlamak, itham etmek (= accuse)
524. implement = gerçekleştirmek (realize)
525. implicate = bulaştırmak
526. imply = ima etmek
527. impose = zorla kabul ettirmek, koymak( vergi), yük olmak
528. imprisonment = hapse atmak (= incarceration)
529. improve = geliştirmek
530. inaudible = duyulamaz, işitilemez (ses vb)
531. incapable of (inkepıbıl) = kabiliyetsiz, yeteneksiz (= unskillful)
532. incapacitate = yetersiz bırakmak, olanak tanımamak, aciz bırakmak (= debilitate)
533. incessant = aralıksız, sürekli
534. incline = eğmek, eğilimi olmak, fikrini vermek
535. include = dahil etmek, içermek (= consists of, incorporate) x exclude
536. incorporate into = dahil etmek (= include, integrate)
537. incredible = inanılmaz ( = unbelievable)
538. indicate = göstermek, belirtisi olmak
539. indifference to = kayıtsız, ilgisiz olmak
540. induce = -e neden olmak, ikna etmek
541. inevitable = kaçınılmaz (= inescapable)
542. infer = anlamak, sonucunu çıkarmak
543. influence = (1) etki (= impact, effect) (2) etkilemek
544. influential (influwenşıl) = nüfuzlu, sözü geçer, çevresi geniş (= well-connected)
545. inherit = mirasa konmak, miras olarak almak (= come into)
546. inhibit = göz dağı vermek
547. initially = başlangıçta, ilk etapta (= at first)
548. initiate (inişiyeyt)= başlatmak (= start, commence)
549. injure = incitmek
550. injustice = eşitsizlik, adaletsizlik (= inequality, unfairness)
551. innovate = yeni bir şey icat etmek, yenilik getirmek (= invent)
552. innovation = yenilik, yeni bir şey icad etmek
553. innovative = yenilikçi, icatçı
554. insatiable (inseyşıbıl) = (1) gözü doymaz, doyumsuz, aç gözlü (2) obur, pisboğaz
555. insignificant = (1) ehemmiyetsiz, önemsiz (2) anlamsız, manasız
556. insist (on) = ısrar etmek (= persist in)
557. inspect = incelemek
558. instantaneously = anlık, bir anda olan, aniden (= immediately, instantly)
559. institute = kurmak
560. instruct = talimat vermek
561. insulate (against) = yalıtmak, (soğuğu/sesi vb) kesmek (hırkanın soğuğu kesmesi gibi)
562. integrate = bütünleşmek, kaynaşmak
563. intelligence = (1) zeka, akıl (2) haber ajansı
564. intention (intenşın) = niyet
565. intentional = kasıtlı,maksatlı,bilebile (= deliberately)
566. interaction (with) = etkileşim
567. interfere = başkasının işine burnunu sokmak
568. interfere with = karışmak, müdahale etmek
569. interpretation = yorum, çeviri
570. interrogate = sorguya çekmek
571. interview = (1) röportaj, röportaj yapmak (2) mülakat, mülakat yapmak
572. intimate = (1) samimi (2) tanıdık, aşina (alışılan plaj, trafik manzaraları vb)
573. introduce = (1) tanıştırmak (2) yeni bir icadı/fikri ortaya atmak
574. invade = işgal etmek, istila etmek (= attck, occupy)
575. invaluable = paha biçilmez, çok değerli (= priceless)
576. invent = icat etmek (= make up)
577. invest (in) = para yatırımı yapmak
578. investigate = araştırmak, incelemek (= search, look into)
579. invoke = dilemek
580. involve = (1) dahil etmek (2) gerektirmek
581. involvement = dahil olma, karışma (= association, participation)
582. irregularity = (1) yolsuzluk, hile (2) düzensizlik
583. isolate = izole etmek, (iki şeyi vb) birbirinden ayırmak, tecrit etmek
584. jeopardize (ciopidayz) = tehlikeye atmak (= endanger, imperil)
585. join = katılmak, iştirak etmek
586. joint = (1) eklem, mafsal (2) ortaklaşa yapılan (= mutual)
587. justify = doğrulamak
588. kennel = köpek kulübesi
589. keyhole = anahtar deliği
590. kidnapper = adam/çocuk kaçıran (= abductor)
591. knock = (1) devirmek (2) (kapı vb) çalmak
592. knowledge = bilgi
593. label = etiketlemek
594. lamb = (1) kuzu (2) kuzu eti
595. latter = sonraki x former = önceki
596. lawyer = avukat (= solicitor)
597. leak = (1) (su, yağ vb) sızmak (2) (bilgi, gizli sırlar vb) medyaya sızmak
598. legend = efsane (= myth)
599. legislate = yasamak
600. leisure = boş vakit
601. lessen = azaltmak (= diminish)
602. levy = zorla toplama (haraç)
603. Likewise = Buna benzer şekilde, Aynen bunun gibi (= Similarly)
604. listless = yorgun, bitkin (= exhausted)
605. literacy = okur yazarlık
606. litter = çöp (= trash, garbage, rubbish)
607. loathe = nefret etmek (= abhor, hate)
608. locate = yerleştirmek
609. location = mevki, yer
610. loose = gevşek, sıkıca bağlanmamış, gevşemiş X tight
611. lovely = sevecen, sevimli
612. luggage (lagiç) = bagaj
613. magical (mecikıl) = sihirli
614. mainstream = pek çok kişi tarafından kabul gören inanış veya düşünce
615. maintain = korumak
616. make a decision = karar vermek
617. manage = (1) başarmak, üstesinden gelmek (2) yönetmek, idare etmek
618. management = yönetim idare
619. manipulate = elinde oynatmak
620. manner = davranış, tutum (= attitude)
621. manufacture = fabrikada üretmek
622. march = ilerleme, ilerleyiş, marşla yürümek
623. massacre (messekı=r) = soykırım, katliam (= genocide)
624. master = (1) efendi, sahip (2) hakim olmak, bir şeyi detaylarıyla bilmek (= govern)
625. masterpiece = şaheser, baş yapıt
626. mature (maçu=) = olgun
627. meadow = çayır, otlak, mera (= pasture)
628. meander = (1) dolambaçlı yol (2) avare avare dolaşmak
629. measure (mejı=r) = (1) ölçü, ölçmek (2) tedbir, önlem (= precaution)
630. mediate between = arabuluculuk etmek, arasını bulmak
631. meet = (1) (ihtiyaç, talep vb) karşılamak (2) tanışmak (3) (bir yolcuyu) karşılamak
632. memorial = anıt
633. memory = hafıza
634. merge = birleşmek, bir araya gelmek ( iki şirketin birleşmesi vb)
635. migrate = göçmek
636. minor = (1) az (2) önemsiz, küçük *** minority= azınlık
637. miraculously = mucize eseri
638. misbehave = terbiyesizlik yapmak, kötü davranışlar sergilemek
639. mischief = yaramazlık, haşarılık (= misbehaviour)
640. misunderstanding = yanlış anlaşılma (= misconception)
641. mix up = aklını karıştırmak,karıştırmak
642. mock at = dalga geçmek, alay etmek (= tease, make fun of)
643. modify = değiştirmek (= change)
644. mood = ruh hali, moral ***in a bad mood = morali bozuk olmak
645. mourning = yas, keder (= lamentation) ***mournful = yaslı, yas tutan
646. move = (1) hareket etmek, taşımak (2) (bir yerden bir başka yere) taşınmak
647. movement = (1) hareket (2) (edebiyatta vb) akım
648. multinational = çok uluslu
649. municipality = belediye
650. murder = (1) öldürmek, cinayet işlemek (= kill) (2) cinayet
651. mystery = gizem, sır (= enigma)
652. narrowly = kıl payı (= She narrowly escaped death yesterday.)
653. native to = yöreye has/özgü
654. neglect = ihmal etmek (= ignore)
655. nervous = gergin (sınav öncesi vb..) *** nervous attack = sinir krizi
656. neutrality (nötraliti) = tarafsızlık (= impartiality)
657. notice = (1) ilan (2) fark etmek
658. obese = şişman, obez
659. obey = uymak, itaat etmek ( kurallara vb)
660. objection = itiraz
661. obligation = zorunluluk, mecburiyet
662. obscure = (1) silik (2) anlaşılmaz hale getirmek, karışık hale getirmek (= confuse)
663. observe = gözlemlemek
664. obsolete = modası geçmiş, eskide kalmış
665. obtain = elde etmek (= gain, attain)
666. occasion = (1) özel olay, önemli gün (2) durum, hal
667. occasional = ara sıra, nadiren (= infrequent)
668. occupy = (1) (ülke/şehir vb) işgal etmek (2) bir mekanı doldurmak, yerleşmek
669. occur= meydana gelmek
670. occurrence = vukuat, olay
671. odd = (1) tuhaf (=strange, weird *(wiyırd) (2) odd numbers = tek sayılar (1,3,5 ..)
672. Oddly enough! = Ne tuhaftır ki …!
673. odour = koku ***odourless = kokusuz X (aromatic = hoş kokulu)
674. offend = (1) gücendirmek, kırmak (2) (hafif) suç işlemek
675. offer = (1) teklif, teklif etmek (2) (imkan, fırsat vb) sağlamak, sunmak
676. officially = resmen, resmi olarak
677. opportunity = fırsat *** opportunist = fırsatçı
678. opposition = karşıtlık, muhalefet,zıtlık
679. oppress = zulmetmek (= persecute)
680. ordinary = sıradan, alışılagelmiş (= commonplace, mundane, average)
681. originally = ilk başta, ilk önceleri (= initially, at first)
682. ornament = (1) süs, süs eşyası (2) süslemek
683. orphan = yetim bırakmak
684. outcrop = yeryüzüne çıkmış katman
685. outcry = feryat figan, çığlık
686. outdo = birini geride bırakmak, sollamak, ekarte etmek (= surpass)
687. outing = gezi, gezinti
688. outlet = (sadece bir çeşit ürün veya sadece bir firmanın ürününü satan) şube
689. overlap = üstüste binmek
690. overlook = (1) göz ardı etmek, görmezden gelmek (= ignore) (2) (bir evin denize bakması, bir ofisin otoparka bakması gibi) — e bakmak
691. overtake = (arabasıyla bir başka arabayı) sollamak
692. overtake = sollamak, bastırmak
693. partially = kısmen
694. participate in = katılmak, iştirak etmek (= take part in, join, attend)
695. participation = iştirak, katılım ***participatory = katılımcı
696. particular (pıtik=ulır) = özel, önemli *** in particular = özellikle
697. particularly = özellikle
698. passenger = toplu taşıt yolcusu
699. passionately = ihtirasla, tutkuyla
700. patiently = sabırla, sabırlı bir şekilde (= uncomplainingly)
701. pavement = kaldırım (= side-walk)
702. peace and quiet = huzur ve sükunet
703. peak = doruk, zirve *** at peak = zirvede, dorukta
704. peculiar = tuhaf, acayip (= odd, weird, strange)
705. pedestrian = yaya
706. penalize = ceza vermek, cezalandırmak (= punish)
707. perceive = algılamak
708. permission = izin, müsaade
709. persevering = sebatkar, gayretli
710. persist = ısrar etmek, sürüp gitmek
711. persuade = ikna etmek
712. pessimism = kötümserlik ***pessimist = kötümser ***optimist = iyimser
713. pet = ev hayvanı
714. pioneer = öncü, yol açan, öncülük eden (= forerunner)
715. placement = yerleştirme
716. plague (pleyg) = (1) veba (2) öldürücü salgın hastalık (3) (bela vb) musallat olmak
717. plain = (1) düz, sade (2) ova, düzlük
718. plead = yalvarmak , rica etmek
719. please = (1) memnun etmek, tatmin etmek (= satisfy) (2) Lütfen!
720. pledge (plec) = ciddi bir söz vermek, ciddi bir vaat
721. poem = şiir ***poetry = şiir
722. point = (1) anlam, mana ***pointless = anlamsız (2) (zamanda/mekanda vb) nokta
723. policy = tutum, kural, prensip, ilke
724. polio = çocuk felci
725. pose = ortaya çıkarmak, poz vermek
726. possess = sahip olmak, etkilemek
727. possession = eşya, mal mülk
728. post = (1) vazife, görev, iş (2) posta
729. postpone = ertelemek (= put off)
730. practically = 1-hemen hemen 2-uygun olarak, pratik olarak
731. praise = övmek (= glorify, compliment)
732. precede = – den önce gelmek
733. predict = tahminde bulunmak
734. predictable = tahmin edilebilir, sağı solu belli
735. prejudice = ön yargı (= bias)
736. present = (1) sunmak, tanıtmak (2) mevcut, var olan (= existing)
737. preserve = korumak, muhafaza etmek
738. pressure = baskı, basınç ***under pressure = baskı altında
739. prevent = engel olmak, mani olmak
740. previously = önceden, eskiden (= formerly)
741. prior (to) = — den önce, — den evvel
742. prison = hapishane (= jail)
743. probability = olasılık
744. process = (bir malzemeyi) işlemek
745. progress = ilerlemek ***in progress = devam eden, ilerlemekte olan
746. promote = (1) terfi etmek, makamını yükseltmek (2) reklam yapmak
747. prompt = çabuk, ivedi, acele, vakit geçirmeden (= punctual, immediate)
748. promptly = derhal, hemen
749. proofread = bir metni inceleyip üzerindeki yanlışları düzeltmek
750. properly = adam akıllı
751. property = mal, mülk
752. proportion = oran ***in proportion to = —e oranla
753. protection against = koruma
754. provoke = kışkırtmak, tahrik etmek
755. publish = (kitap, kaset vb) yayımlamak
756. purchase (pö=çıs) = (1) satın almak (2) satın alınan eşya
757. purchase = satın almak (= buy)
758. purpose = amaç, gaye
759. pursue = takip etmek (= follow, chase) ***in pursuit of = —nın peşinde
760. push = itmek X pull = çekmek
761. put forth = öne sürmek, ortaya atmak (= put forward, bring up)
762. queue = sıra, kuyruk
763. race = (1) ırk (2) yarış
764. racism = ırkçılık, milliyetçilik (= nationalism)
765. raid = yasadışı işlere yapılan baskın (= seizure)
766. raise = (1) artırmak, yükseltmek, kaldırmak (su seviyesini, maaşları vb) (2) (hayvan/insan) yetiştirmek, büyütmek (3) (sorun, konu, fikir vb) ortaya atmak
767. rate = oran, hız
768. receive = almak, kabul etmek
769. reckless = = dikkatsiz, pervasız (= irresponsible, thoughtless)
770. recklessly = dikkatsizce, pervasızca (= irresponsibly, thoughtlessly)
771. recognize = (daha önce gördüğü birini veya bir şeyi gördüğünde) tanımak
772. recommendation = tavsiye, öneri
773. referee = hakem (= arbitrator)
774. refreshing = canlandırıcı, serinletici (aperatif yiyecek, temiz hava vb)
775. refugee = mülteci
776. refund = parayı iade etmek
777. regard = (1) saygı (= respect) (2) göz önünde bulundurmak
778. regional = bölgesel
779. register = (1) sicil,kütük (2) kaydetmek
780. regret = (1) pişmanlık (2) üzüntü
781. regretful = pişman, üzgün (= remorseful)
782. regrettable = üzücü, üzüntü/keder/esef verici
783. regularly = düzenli bir şekilde *** on a regular basis = düzenli bir şekilde
784. rehearse (rihörs) = prova yapmak ***rehearsal = prova
785. reject = red etmek (= turn down)
786. rejection = ret, kabul etmeme (= refusal)
787. relate = (1) rivayet etmek, anlatmak, aktarmak (2) ilişkili/alakalı olmak
788. release = serbest bırakmak,salmak (= let out)
789. relentless = (1) merhametsiz (2) amansız, hummalı, aralıksız devam eden
790. relief = rahatlama, ferahlama ***relief work = afet kurtarma ekibi
791. relocate = yerini değiştirmek, yerinden etmek (= displace)
792. reluctant (rilaktınt) = isteksiz (= unwilling)
793. remain = kalıntı
794. remark = (1) söylemek, belirtmek (2) düşünce, fikir
795. remembrance = anma, hatırlama, yad etme (= commemoration)
796. reminiscent of = andıran, hatırlatan, anımsatan (= suggestive of)
797. remote = (1) uzak, ırak (2) ıssız, ücra ***remote control = uzaktan kumanda
798. removal = (1) (leke vb şeylerin) çıkarılması, sökülmesi (2) (evin vb) taşınması
799. remove = (1) (leke vb) çıkarmak, temizlemek (2) sökmek
800. repeatedly = defalarca, tekrar tekrar (= continually, constantly)
801. repetitive = monoton, sıkıcı
802. replace (with) = (1) eski yerine koymak (2) — ile değiştirmek
803. replica = aslına çok benzeyen kopya
804. request = rica etmek
805. require = gerektirmek (= necessitate)
806. requirement = ihtiyaç, gereksinim
807. resentful = alıngan, darılmış
808. reside = ikamet etmek, yerleşmek
809. resident = bir yerde ikamet eden, halk (apartman, mahalle sakini vb)
810. resign from = — den istifa etmek ***resignation = istifa
811. resolve = (1) çözmek (= sort out) (2) karar vermek
812. resort = (1) son çare olarak bir şeye başvurmak (2) tatil yeri/beldesi
813. response = karşılık, cevap
814. restlessness = huzursuzluk, içinin rahat olmaması X calmness
815. result = sonuç (= outcome)
816. reveal = açığa çıkarmak, gün yüzüne çıkarmak (= disclose, display)
817. revenge = intikam, intikam almak *** take revenge on = intikam almak
818. revolve = (1) dönmek (2) döndürmek, çevirmek
819. reward = (1) ödül (2) ödüllendirmek *** rewarding = tatmin edici (iş vb)
820. ride = (at, bisiklet vb) binmek
821. rightfully = haklı olarak, haklı yere X wantonly = durduk yere, sebepsiz yere
822. rise = ortaya çıkmak, artmak, yükselmek
823. rob somebody of something = birini soymak ***robbery = soygun
824. robust (rıbast) = turp gibi, sapasağlam
825. rough (raf) = (1) kaba pürüzlü (zemin, yüzey vb) (2) nazik olmayan, sakar bir şekilde (3) (deniz/okyanus için) dalgalı, fırtınalı
826. rubble = enkaz, yığın (= wreckage)
827. sacrifice = adamak, kurban adamak
828. salute = selamlamak (= greet)
829. satisfaction = tatmin, memnuniyet
830. savage = vahşi
831. scald = kaynar suyla yakmak/haşlamak (el, kol vb)
832. scalp = kafa derisini yüzmek
833. scarce = seyrek, az
834. scarcely = hemen hemen hiç (= barely, hardly)
835. scatter = saçmak, serpmek
836. sceptical = şüpheci (= cynical)
837. scratch = (1) kazımak, tahriş etmek (2) tırmalamak
838. sculpture = heykel ***sculptor = heykeltırtaş
839. seam = (1) kıyafetlerin dikiş yerleri (2) (yara için) dikiş yeri
840. seasonal = mevsimine uygun
841. secure = güvenli, emniyetli (= safe)
842. sedate = (1) sakinleştirmek, yatıştırmak (2) sakin, soğukkanlı (= composed)
843. seed = tohum
844. seize = (1) baskınla ele geçirmek (= raid) (2) (birinin kolunu vb) kavramak
845. sense = (1) duygu **sensitive = hassas, duygusal (2) mantık **sensible = mantıklı
846. sentence = (1) birini hapse/cezaya mahkum etmek (2) cümle
847. sentimental = duygusal (= emotional)
848. session = toplantının her bir oturumu
849. sewage = lağım, kanalizasyon
850. shade = (1) gölgelik (2) renk tonu
851. shortcoming = kusur, eksik, noksan
852. shorten = kısaltmak
853. show off = hava atmak
854. shuffle = karıştırmak ( iskambil kağıtlarını); ayak sürüyerek yürüme
855. sigh = iç çekmek *** a sigh of relief = derin/rahat bir nefes
856. significant = (1) önemli, kayda değer (2) manalı, anlamlı
857. silent = sessiz, sakin
858. simply = (1) basit bir şekilde (2) sadece, yalnızca (= only, solely, merely)
859. simulate = taklit etmek *** simulation = taklit
860. sink = (1) batmak (2) lavabo, musluk taşı
861. situate = konuşlandırmak, yerleşmek, yerleştirmek (= locate)
862. size = (1) (insan için) kıyafet bedeni (2) ebat, boyut
863. skill = beceri, yeti, istidat (= talent, ability)
864. slaughter = (1) kurban etmek, kesmek (2) öldürmek, cinayet işlemek (= murder)
865. slavery = kölelik
866. sleeve = gömlek, gömlek kolu *** buy on the sleeve = veresiye satın almak
867. slight = hafif, az
868. slip = kaymak *** slip of the tongue = dil sürçmesi
869. smash = (cam, kapı vb) paramparça etmek, kırıp parçalamak
870. smother (smadır) = (1) (yastık vb ile) boğmak (2) üzerini örtmek, kamufle etmek
871. snap = (fotoğrafçılıkta) poz
872. soap = sabun ****soap opera = pembe dizi
873. sociable = sıcak kanlı, insanlarla çabuk kaynaşan
874. solely = yalnızca, sadece
875. soothing = yatıştırıcı (= comforting, calming)
876. spectacular = görkemli, harikulade
877. spectacular = görkemli, muhteşem (= impressive, stunning)
878. spend = harcamak ( para vb)
879. spillage = (yere vb) dökülen şey, döküntü (su vb)
880. spin = (1) fırıl fırıl dönmek (2) (ip için) eğirmek
881. spine = omurga, belkemiği
882. spiritual = manevi, ruhani
883. spoiled = şımarık (= mischievous (=misçivıs)
884. spouse = eş (karı veya koca)
885. spread = yaymak, yayılmak ***widespread = geniş çaplı, yaygın
886. spring = (1) bahar mevsimi (2) su kaynağı
887. stability = istikrar, denge
888. staff = personel
889. stage = (1) sahne (tiyatro) (2) aşama, merhale
890. stage = sahne, derece
891. startle = (1) korkutmak, ürkütmek (2) şaşırtmak, affalatmak
892. statement = (1) söz, ifade (2) demeç *** give statement = ifade vermek
893. statue (steyçu) = heykel
894. steadily = sabit bir şekilde, istikrarla (= constantly)
895. steal = çalmak, hırsızlık yapmak
896. stealthily (steltili) = hırsız gibi, sinsi bir şekilde (= sneakily (snikili)
897. stem = ağaç gövdesi *** stem from = — den kaynaklanmak
898. stimulate = (1) teşvik etmek, motive etmek (= encourage) (2) (beyni) uyarmak
899. stir = (1) karışıklık, kargaşa (2) karıştırmak ( çorba vb) ***Stir up = Kızıştırmak
900. store = depo, depolamak
901. storm = fırtına ***blizzard = kar fırtınası
902. stranger = yabancı, ecnebi
903. stray = (1) başıboş aylak kimse (2) sokakta yaşayan kedi, köpek vb
904. stress = (1) buhran, bunalım, stres (2) vurgulamak (= emphasize)
905. stretch = (1) uzamak, uzanmak (2) germek
906. strike = (1) grev *** on strike = grevde (2) darbe, vuruş
907. stroll = ağır ağır dolaşmak (= go for a stroll = dolaşmaya çıkmak)
908. subject to = (1) (ölüme, yalnız kalmaya vb) maruz kalmış (2) olası, muhtemel
909. substantial = çok önemli, önemli ölçüde
910. sue = dava açmak
911. sufficiently = yeterli miktarda
912. suffrage = oy kullanma hakkı
913. suggestion = öneri, tavsiye
914. suggestive of = manalı, imalı, insanın aklına bir şey getiren
915. suit = yakışmak (kıyafetin vb.)
916. supply = (1) tedarik etmek,sağlamak (2) kaynak *** supply of water= su kaynağı
917. support = desteklemek
918. supportive = (1) destek veren, anlayış gösteren (2) yardımsever, şefkatli
919. suppress = (duygularını, bağışıklık sistemini vb) baskılamak
920. surpass = üstün olmak, geride bırakmak, üstün olmak
921. surrender = teslim olmak X surround
922. suspend = askıda , muallakta bırakmak, okuldan uzaklaştırma
923. suspicion = şüphe
924. symptom = semptom, belirti (hastalık vb için)
925. take off = (1) havalanmak (2) taklit emek
926. take on = (sorumluluk vb) üstlenmek
927. tame = evcil hayvan (= docile, domesticated)
928. tapestry = duvar halısı
929. tasteful = (1) zevkli, zevkine düşkün kişi (2) zevkle yapılan/hazırlanan (desen vb)
930. tasty = lezzetli
931. temple (tempıl) = tapınak, mabet (= shrine, sanctuary)
932. tenderness = şefkat, merhamet, anlayış (= affection)
933. terminal = (1) ölümcül (hastalık) (= perishing) (2) uçta/sonda bulunan, son, nihai
934. terminate = (1) (sözleşme, kontrat vb) sonlandırmak, bitirmek (2) yok etmek
935. territory = bölge, arazi
936. the rest of… = — nın geri kalanı
937. thoughtless = düşüncesiz, patavatsız, kaba (= tactless, rude)
938. throughout = boyunca
939. throw = atmak, fırlatmak
940. throw out = (çöp vb) dışarı atmak
941. thunderstorm = yıldırımlı fırtına
942. tomb = mezar, kabir, türbe (= grave)
943. tough = (1) sert, katı, dayanıklı madde (2) (yiyecek vb) çiğnenmez, iyi pişmemiş (3) (insan için) çetin, dayanıklı, çok hayat tecrübesiyle yoğrulmuş
944. trace = iz, izini sürmek
945. trade = (1) ticaret yapmak, alım satım yapmak (2) ticaret
946. traditional = geleneksel
947. trail = iz, patika
948. train = (1) eğitmek, eğitim görmek (= educate) (2) idman/antrenman yapmak (3) stajyerlik/çıraklık yapmak
949. transmit =(1) göndermek, iletmek (mesaj vb) (2) (hastalık vb) bulaştırmak
950. trash = çöp (= garbage)
951. treasure (trejı= )= hazine
952. treat = (1) tedavi etmek *** treatment = tedavi (2) davranmak
953. trick = hile, tuzak, çeldirme ***play a trick on = kandırmak, kötü şaka yapmak
954. trim = (1) (ağaç) budamak (2) (saç) kırpmak, kesmek
955. tripe = işkembe
956. truthful about = (1) sadece doğruyu söyleyen (2) gerçeklere uygun, doğru (söz)
957. turn in = (1) (yetkili kişiye) teslim etmek (2) uyumaya gitmek
958. unattended = sahipsiz, sahibi ortada gözükmeyen (eşya, çocuk vb)
959. unbearable = katlanılmaz, dayanılmaz (baskı, sıcaklık, soğuk vb) (= intolerable)
960. uncultured = kültürsüz, tahsilsiz, cahil (= uncultivated, boorish, unsophisticated)
961. undermine = zayıflatmak, baltalamak, temelini çürütmek (= weaken)
962. undertake = (zor ve üzün sürebilecek bir işi) üstlenmek, sorumluluğunu almak
963. undertake = üstlenmek (= take on)
964. unfortunate = talihsiz, şansız (= unlucky)
965. unlimited = sınırsız (= unrestricted)
966. unreliable = güvenilmez
967. untimely = vakitsiz, yersiz, olmadık zamanda (= at an awkward time)
968. unusual = sıra dışı, alışılmamış (= extraordinary, exceptional)
969. unwind = (1) (özellikle işten sonra) rahatlamak, dinlenmek (2) düğüm/sargı çözmek
970. upgrade = (bilgisayar gibi makineleri) güncellemek, modelini yenilemek
971. urgent = acil (= pressing)
972. vacation = tatil
973. vague (veyg) = (1) belirsiz, üstü kapalı (2) net hatırlanamayan şey X vivid
974. valley = vadi
975. vanish = 1- ortadan kaybolmak 2-yok olmak
976. variety = değişiklik, çeşitlilik
977. vast = büyük, engin, muazzam (= immense, tremendous, huge)
978. vet = veteriner
979. vigorously = gayretle (= diligently)
980. violate (vayoleyt) = (kural, kanun, hak vb) ihlal etmek, çiğnemek (= abuse)
981. violent = şiddetli, şiddet içerikli
982. virtually = hemen hemen, neredeyse (= practically, nearly, almost)
983. vocation = meslek
984. volunteer = gönüllü, ücret almadan yardım eden
985. vote for/against = (1) oy (2) oy vermek
986. voyage = deniz yolculuğu
987. wantonly = (1) durduk yere, sebepsiz yere (2) ahlaksızca, şehvetle
988. wear = takınmak( gözlük, kolye, kıyafet),giymek
989. weep = ağlamak, sızlamak (= cry, sob)
990. whirl = (1) hızla dönmek (2) girdap
991. wholly = tamamen, tümüyle, bütünüyle (= entirely)
992. widely = geniş çapta, oldukça
993. widow = kadın dul ***widower = erkek dul
994. withdraw from = (1) (savaştan,seçimlerden vb) geri çekilmek (= pull out of) (2) (bankadan, hesaptan vb) para çekmek
995. withdrawn = içine kapanık (= reserved, inhibited)
996. witness = (1) şahit olmak (2) tanık, şahit, görgü tanığı
997. worthless = değersiz (= valueless)
998. yard = avlu, bahçe
999. yield = (1) ürün meyve vermek (2) ürün kazanç
1000. zip = fermuar

Aralık 8, 2008

SOSYOLOJİ TARİHİ 1[6] – Yrd.Doç.Dr.Suna TEKEL

Filed under: Ders Notları,Sosyoloji — kivanc @ 22:06

SOSYOLOJİ TARİHİ 1 Bölüm 6 GÜZ DÖNEMİ 2003Yrd.Doç.Dr.Suna TEKEL
http://http://web.inonu.edu.tr/~stekel/sostar16.htm

AUGUSTE COMTE (1789-1857)

Montesquieu, insani ve toplumsal alandaki çeşitliliği görmüş ve bu çeşitliliği bilimin yardımıyla düzene koymak istemiştir. Bunu ise hükümet ya da toplum tipleri tasarlayarak bütün toplumlar üzerinde etkili olan belirleyicileri sıralayarak sonuçta evrensel geçerliliği olan bazı ilkeler ortaya koymuştur. Comte ise, başlangıçta insani ve toplumsal birliğin insanlık tarihinin birliğini savunmuştur. Bu genel bakıştan sonra Comte’un özgeçmişini kısaca inceleyelim.

· 1789 19 Ocak. Montpellier’de orta halli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.

· 1807-1814 Montpellier Lisesi’nde ortaöğrenimini tamamlamıştır.

· 1814-1816 Giriş sınavını birincilikle kazandığı Politeknik Okulu’na başlamıştır.

· 1816 Okul hükümet tarafından geçici olarak kapatıldığından Comte Montpellier’ e dönerek tıp ve fizyoloji dersleri almıştır. Daha sonra ise, Paris’e dönerek matematik dersleri vermeye başlamıştır.

· 1817 Saint-Simon’un yazmanı olarak çalışmıştır. Ancak bu dönem aralarındaki anlaşmazlık nedeniyle bitmiştir.

· 1825 Caroline Massin ile evlenmiştir.

· 1826 Pozitif Felsefe Dersleri vermeye başlamıştır.

· 1826-1827 Zihinsel bunalım geçirerek sinir hastalıkları kliniğine yatırılmıştır, ancak tam iyileşmeden çıkmıştır, daha sonra ise intihara teşebbüs etmiştir.

· 1829 Pozitif Felsefe Dersleri’ni vermeye tekrardan başlamıştır.

· 1830 Pozitif Felsefe Dersleri’nin ilk cildi yayımlanmıştır. Öteki ciltler sırayla, 1835, 1838, 1839, 1841, 1842 yıllarında yayımlanmıştır.

· 1832 Politeknik Okulu’nda analiz ve mekanik hocası olarak ders vermeye başlamıştır.

· 1842 Karısından ayrılmıştır. Aynı zamanda Politeknik Okulu’ndaki görevinden de ayrılmış, ekonomik sıkıntıya düşmüştür, bu dönemde arkadaşlarının parasal yardımları ile yaşamıştır.

· 1845 Clotilde de Vaux ile tanışmıştır.

· 1846 Clotilde de Vaux’nu rahatsızlığı nedeniyle ölmesinden oldukça etkilenmiştir.

· 1847 İnsanlık Dini’ni ilan etmiştir.

· 1857 5 Eylül. Paris’te ölmüştür.

Comte sosyoloji biliminin ismini veren kişidir. Kendinden sonra gelen düşünürlerden özellikle Spencer ( evrimsel açıklama hakkındaki düşüncelerinden etkilenmiştir) ve Durkeim ( Comte’un dinsel konulardaki görüşlerini göz ardı ederek bilimsel incelemeye dair görüşlerini benimsemiştir) üzerinde oldukça etkili olmuştur. Ancak sosyoloji üzerinde uzun süren günümüze kadar gelen etkisi bilimsel yöntemin kullanılması suretiyle toplumsal olguların incelenmesi görüşü olmuştur. Toplumsal konularla ilgili olarak o dönemlerde yapılan çalışmalar genelde felsefi düzeyde ele alınırken, Comte kültür, sosyal değişme, sosyal yapı gibi soyut konularda deneysel çalışmalar yapılması gerektiğini ileri sürmüştür.

Comte’un çalışmalarına bakıldığında en azından bir bölümü için, Aydınlanma’nın Fransız Devrimi’nin getirdiği değerler, toplumsal yapı değişiklikleri ile ilgili olarak bir tepki niteliği taşıdığını söylemek mümkündür. Comte o dönemde ortaya çıkan değişikliklerden rahatsızlık duymuştur. Toplumsal yaşam üzerinde ki bu yıkıcı değişikliklerin yarattığı etkiyi pozitif felsefe ya da pozitivizm aracılığı ile ortadan kaldırmak istemiştir. Comte’un bu bağlamda Bonald ve Maistre’in görüşlerinden etkilenmiş olduğu görülmektedir. Ancak Comte’un çalışmalarının iki yönden bu görüşlerden ayrıldığı görülmektedir; birincisi Comte tekrar Ortaçağ dönemindeki toplumsal yaşam düzenine artık geri dönmenin imkansız olduğunu ileri sürmüştür. İkincisi ise, Bonald ve Maistre’dan farklı olarak yaşadığı dönemde görülen düzensizlikleri çözmek amacıyla daha sonra diğer sosyologları da etkileyecek olan sistemli bir görüşü Saint-Simon’dan da etkilenmek suretiyle ortaya çıkarmıştır.

Comte’un düşüncelerinin temel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: Comte, ilkönce bilimsel gözlemin , teolojik ve metafiziksel önyargılardan sıyrılmış bir şekilde toplumsal olguların incelenmesinde kullanılması gerektiğini ileri sürmüştür. Bu görüşü ile doğa bilimlerinin inceleme yöntemini benimsediğini görmekteyiz. Toplumu ve tüm insanlığı biyolojik bir organizma olarak ele almıştır. Burada Comte’un düşüncelerinde biyoloji biliminden oldukça etkilenmiş olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü bu toplumsal organizmayı incelemek için Comte yine biyoloji biliminden esinlenerek statik ve dinamik yapı kavramını getirmiştir. Toplumsal organizmanın incelenmesinde statik (durağan anlamında) yapı var olan toplumsal düzenin işleyişinin ana hatlarını ortaya çıkaracaktır. Dinamik ( değişme) yapıya dair incelemeler ise toplumsal yapıdaki değişmeleri ortaya çıkaracaktır. Comte’un düşüncesinde bu statik ve dinamik yapı düzen ve ilerleme kavramlarına denk gelmektedir. Yani, statik yapı var olan düzeni , dinamik yapı ise toplumsal yapıdaki değişmeleri gösterir ki bu değişmeler Comte’da ilerleme anlamındadır. Toparlayacak olursak Comte bilimsel yöntemin kullanılmasıyla yansız, metafizik ve teolojiden ayrılmış deneysel gözlemin kullanılması gerektiğini ileri sürerek , insanlığı toplumsal birliğe, düzeni ve ilerleyen toplumsal dünyaya, insanlık dininde cisimleşen bir anlayışa götürmek istemiştir. Diğer bir deyişle “Savoir pour prevoir, prevoir pour pouvoir” (Öngörmek için bilmek, iktidar için öngörmek) sözüyle anlatmak istediği gibi, Comte Simon’da görüldüğü gibi nasıl doğanın yasaları, işleyişi bilimsel yöntemin uygulanması ile ortaya çıkarılmış ve kontrol altına alınmış ise, yine bilimsel yöntemin kullanılması ile toplumsal dünyanın yasaları,işleyişi ortaya çıkarılarak kontrol altına alınabilecektir ve daha sonra reformlarla düzenlemeler yapılabilecektir.

Comte’un etkilendiği kişilerin başında Saint-Simon gelmektedir: Simon ile Comte birlikte “Toplumu Yeniden Yapılandırmak İçin Gerekli Bilimsel Çalışmalar” adlı bir makale yazmışlardır. Bu çalışma üç ana fikir ileri sürmüştür ki bunlar da Comte’un düşüncelerinin temeli olarak görülmektedir: Birincisi toplumsal dünyanın pozitif sosyal bilimlerin gelişmesi sonlanacak olan evrimsel gelişme düşüncesi, sosyal bilimlerde tıpkı doğa bilimlerinde olduğu gibi genellemeler ve yasalar ortaya koyacak olan deneysel araştırma yapılması, pozitif sosyal bilimlerin toplumsal yapıda yapılacak reformlarda nasıl etkili olabileceği konusudur. Burada görülmektedir ki pozitif sosyal bilim aracılığı ile toplumsal yapıya var olan karışıklıkları düzenlemek amacıyla reformlar yapılmak istenmektedir. Bu anlamda etkili olan düşünce ise sosyolojinin ve bilimin etkisi olmuştur. Comte Jaques Turgot’un insanlığın bir bütün olarak mükemmelliğe doğru ilerlemekte olması, her bir toplumsal aşamanın kendinden önceki ve sonraki aşama ile neden-sonu. İlişkisi içinde olması fikrini almıştı ve kendi üç hal kanununun belirleyici öğeleri olmuştur. Montesquıeu’nün Yasaların Ruhu adlı eserinde bahsettiği yasaların olayların doğasından çıkan zorunlu ilişkiler olduğu düşüncesini almıştır. Burada anlatılmak istenen toplumsal yasaların kendi doğasından kaynaklanan bir zorunlu gidişi olduğu düşüncesidir. Comte Condorcet’den bilim ve teknolojinin insanlığı sürekli ileri götürdüğünü, ilerlemenin kaçınılmaz olduğu, insan düşüncesinin birbirini takip eden belli evrelerden geçerek ilerlediği düşüncelerini almıştır. Bu görüşler ise yine Comte’un insan ve toplumların evrimsel gelişme aşamalarından zihni düzeyde meydana gelen değişmeler ile geçtiği ve her aşamanın bir diğerinden daha ileriye ( olumlu anlamda) gittiğini anlatmaktadır.

Comte sosyolojiyi öncelikle Simon’da da gördüğümüz gibi sosyal fizik olarak adlandırmıştır. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, amaç bilimsel yöntemle toplumun işleyişindeki yasaların bulunması ve tıpkı doğa da olduğu gibi kontrol edilmesi daha sonra da reformlarla işlenmesidir. Burada doğa bilimleri bir model olarak alınmıştır. Yine önceden bahsettiğimiz gibi bu yeni bilim toplumun sosyal statik ve sosyal dinamik açıdan incelemelerini yapıp, genel işleyiş yasalarını ortaya çıkaracaktır. Comte, Aydınlanma ve Fransız Devrimi’nin toplumsal alanda ortaya çıkardığı karışıklıklardan duyduğu kaygı nedeni ile toplumsal yapının sosyal dinamik açıdan incelemelerine daha önem vermiştir. Comte’a göre toplumsal alanda devrimler yapılmasına gerek yoktur. Çünkü zaten toplumsal yapı evrimsel gelişme yasalarına uygun olarak daha iyiye, daha mükemmele doğru ilerleyecektir.

POZİTİF FELSEFE

Comte pozitif felsefe ya da pozitivizmin kurucusu olarak kabul edilmektedir. Pozitivizm öncelikle bir bilim felsefesidir ve deneysel gelenek içinde yer almaktadır. Pozitivizmde metafizik spekülasyon reddedilmiş onun yerini sistematik gözlem ve deneye dayanan pozitif bilgi almıştır. Biz bilimin yöntemi ile olguların birarada var oluş ve birbirlerini takip etme yasalarını anlayabiliriz ancak incelenen şeylere/ nesnelere ilişkin olarak içlerinde saklı olan öz’ü doğayı anlayamayız. Toplumsal dünyaya uyarlanmış haliyle pozitif yöntem, her bilgi dalının geçmesi gereken bir ardışık durumlar yasası tespit eder; birincisi teolojik, ikincisi metafizik sonuncusu ise pozitif ya da bilimsel aşamadır. Comte, toplumun temel özelliklerinin o toplumda hakim olan entelektüel/ zihni formlarla şekillenmesinden yola çıkarak , insan toplumunun gelişimi ile ilgili olarak bir yasa ortaya koymuştur. Comte’ a göre Fransa’nın o dönemde yaşamış olduğu anarşi ve devrim, entelektüel anarşiden kaynaklanmıştır. İlahi hak ve halkın egemenliği gibi metafiziksel sorunlara bağlı olan çözülemez anlaşmazlıklar bir kenara bırakılıp tüm dikkatler toplumun pozitif bilimine çevrilmelidir. İyi temellendirilmiş bilgi, toplumda ortak fikir birliğinin temelini oluşturacak ve aynı zamanda doğanın bilimsel bilgiyi doğanın denetim altına alınmasında kullanılması gibi, toplumsal yaşamda da düzensizliğin nedenlerini ortadan kaldırmakta kullanılabilecektir.

Ana hatları ile anlattığımız pozitivizm o dönemde ondokuzuncu yüzyıl sonlarına doğru oldukça etkili olmuştur. Bilimsel bilginin anlamı olguların yasalarını öğrenmek daha sonra bunların yardımı ile gelecekteki olguları önceden görebilmektir. Böylelikle insanlar olguların yasalarının öğrenilmesi ile elde ettikleri bilimsel bilgileri ile mükemmel bir toplum yaratabileceklerdir.

COMTE’UN METODOLOJİSİ

Comte’a göre sosyolojinin inceleme metodu doğa bilimlerinde kullanılan bilimsel metodu olmalıdır. Bunları şöyle açıklayabiliriz:

1. Gözlem (Observation): Pozitif felsefe insanın bilgisinin gerçekte var olan olgular üzerinde toplanmasını gerekli kılmaktadır. İnsan aklı gücünün ötesindeki nedenleri araştırmayı terkederek , ilgisini somut olan, gözlenebilir olgular arasındaki değişmeyen ilişki ve düzenlilikleri yani işleyişindeki yasaları bulma üzerine toplamalıdır.

2. Deney (Experiment): Comte toplumun incelenmesinde deneyin zor olduğunun farkındadır, teorik olarak somut deneysel çalışmalar yapmak mümkündür, ancak uygulamada zorluklar karşılaşılmaktadır. Kişilerin yaşamı ya da kapalı cemaat tipindeki topluluklar üzerindeki araştırmalar örnek verilebilir. Comte sosyolojinin inceleme konusunun organik yani canlı dünya olması ile, bunun da karmaşık bir yapı oluşturması nedeni ile istatistik tekniğinin uygulanamayacağını ileri sürmüştür. Çünkü Comte’a göre canlı dünyanın incelenmesinde bütün parçalardan daha kolay görülmektedir. Diğer bir deyişle parça bütünün içinde daha iyi anlaşılmaktadır.

3. Karşılaştırma (comparison): Aynı toplum içinde toplumsal unsurlar; gruplar gibi birbirleri arasındaki benzerlik ve farklılıkları yönünden incelenmektedir.

4. Tarihsel Metod (Historical Method): Aynı toplumla ilgili olguların, toplumu oluşturan unsurların değişik tarihsel dönemlerdeki durumunun incelenmesidir.

SOSYAL STATİK SOSYAL DİNAMİK ANLAYIŞ

Comte sosyolojinin inceleme alanlarını sosyal statik ve sosyal dinamik olarak ikiye ayırmıştır: Sosyal statik toplumun mevcut sosyal yapısı ile ilgili unsurların diğer bir deyişle var olan düzenin incelenmesidir. Sosyal dinamik ise, sosyal düzeni kargaşalık içine sokan değişme ve çatışma güçlerinin incelenmesidir. Bu çerçevede Comte, sosyal statik ve sosyal dinamiğin birlikte ele alınıp incelenmesini gerekli görerek, her ilerlemenin düzenin bir gelişimi olduğunu ileri sürmüştür. Statik toplumsl incelemeler; din, aile, mülkiyet, sosyal organizasyon, insan doğası gibi konuları ele alırken, sosyal dinamik ise; toplumsal unsurlardaki değişme ve bunlarla ilgili olarak gelecekte tahminler yapılmasını içermektedir. Comte toplumsal değişmenin buna bağlı olarak ilerlemenin etkileyici faktörlerinden birinin nüfus artışı olduğunu belirtmektedir. Toplumda artan nüfus ise işbölümünü gelişmesi sonucunu doğurmaktadır. Çünkü insanlar bir yandan artan nüfus diğer yandan yaşamlarını sürdürebilmek için gereksinim duydukları kıt kaynaklar karşısında yeni araç gereçler, geliştirmektedirler. Bu bağlamda bireylerin yetenekleri gelişmektedir. Comte’a göre nüfus artışı iş bölümüne , işbölümü de toplumsal farklılaşmaya bu ise insanların yeteneklerinin gelişmesine imkan sağlamaktadır.

ÜÇ AŞAMA YASASI

Comte’a göre insanlık tarihi ve bireyin gelişim tarihi insanın zihin yapısı diğer bir deyişle düşünme yapısındaki değişikliklerle ortaya çıkan birbirini takip eden üç aşama ile belirlenmektedir. Bu aşamaların her biri tarihsel süreç içersinde saf halde bulunmamaktadır, yani birbirinden kesin hatlarla ayrılmamışlardır, bazı konularda kişi ya da toplum bir aşamada iken bazı konularda bir diğer aşamada olabilmektedir. Comte ‘un üç hal yasası teolojik, metafizik ve pozitif olmak üzere üç kısma ayrılmaktadır, şimdi bunları inceleyelim:

1. Teolojik Aşama; Bu dönem dünyanın başlangıcından 1300 yılına kadar geçen süreyi kapsamaktadır. Bu aşamadaki temel düşünce fiziki, sosyal diğer bir deyişle doğadaki ve toplumdaki tüm olayların doğaüstü güçler tarafından idare edildiğine duyulan inançtır. Doğa ve toplum Tanrı tarafından meydana getirilmiştir ve yönetilmektedir. Teolojik aşamada doğaya, insana, topluma dair var olan bilgiler ilahi özellik taşıdıkları için sorgulanmadan kabul edilmektedir. Comte teolojik aşamayı kendi içinde fetişizm, çoktanrıcılık ve tektanrıcılık olmak üzere üçe ayırmaktadır. Fetişizm; bütün herşeyin canlı sayıldığı bir anlayıştır. Çoktanrıcılık; yaşamın her safhasının farklı tanrılar tarafından belirlendiği düşünülmektedir. Tektanrıcılık ise tek bir tanrının olduğu inancına dayanmaktadır. Comte’a göre bu dönemin temel belirleyici unsur ailedir.

2. Metafizik Aşama;Bu aşama 1300 ile 1800 yılları arasındadır. Teolojik aşamadan metafizik aşamaya geçişi sağlayan ise Rönesans hareketidir. Bu aşamada belirgin olan toplumsal ve doğayla ilgili olguların birtakım soyut güçler ile açıklanmasıdır. Comte’a göre bu aşama pozitif aşamaya geçişi sağlamaktadır. Comte2’a göre bu aşamalardan her biri bir öncekinin sonucu bir sonrakinin ise hazırlayıcısı olmaktadır. Teolojik ve metafizik aşamada Comte, insanların doğadaki ve toplumdaki tüm olgularla ilgili olarak amaç ve nedenlerine ait mutlak bilgilere ulaşmak istemektedirler.

3. Pozitif Aşama: 1800’lü yıllardan itibaren ise bilimsel düşünmenin hakim olduğu pozitif aşamaya ulaşılmıştır. Bu aşamaya geçişi sağlayan ise Fransız Devrimi’dir. Bu dönemde insanlar doğadaki ve toplumsal yaşamdaki olguları açıklayabilmek için somut gözlenebilir olguları incelemeye yönelmişlerdir. Bu inceleme esnasında olgular arasındaki neden-sonuç ilişkileri gözlenip, bu ilişkilerdeki düzenlilikler ve ard arda gelişler yasalarla ile açıklanabilmektedir. Comte’a göre pozitif düşünme endüstriyel girişimcilerin ortaya çıkmasına imkan sağlamıştır. Buradaki temel birlik ise insanlıktır.

BİLİMLERİN SINIFLANDIRILMASI

Comte bilimleri matematik, astronomi, fizik, kimya, biyoloji ve sosyoloji olmak üzere sıralamıştır. Bu sıaralamada genelden özele, baitten karmaşığa doğru gidilmiştir. En başta bulunan matematik en genel ve en basit iken, en sonda bulunan sosyoloji ise en özel ve en karmaşık nitelikte bilim olmaktadır. Bu bilim sıralamasında sonradan gelen bilim kendinden öncekilerin yöntemlerinden yararlanmakla beraber onların yararlanamayacağı bir fazlalığa sahiptir. Sosyoloji; matematik, astronomi, fizik, kimya, biyolojiden yararlanmakla beraber onları aşan bir fazlalığa diğer bir deyişle kendine özgü bir konuya da sahiptir. Bu bilimlerin sıralaması da Comte’un üç hal yasasına göre belirlenmiştir. En başta bulunan matematik teolojik ve metafizik aşamalardan sonra ilk olarak pozitif aşamaya giren bilim dalıdır. Bu anlamda sosyoloji ya da toplumsal konularla ilgili düşünme ise pozitif aşamaya en son giren alan olmaktadır.

Bu ilkelere göre matematik; diğer bilimlerin temeli, en eskisi en mükemmelidir. Bilim ancak matematik ile anlaşılabilmektedir. Matematik biliminde düzenli ve sistemli bilgi edinme vardır.. Bu nedenle sosyoloji düzenli ve sistemli bilgi edinmek ve olgular arası ilişkileri açıklayabilmek için matematikten yararlanmalıdır.

Astronomi; matematik bilimine dayanmaktadır. Astronomi gök cisimlerinin hareketlerini ölçmek için gözlemler yapmaktadır, buradan açıklamalar yapmak üzere hipotezler geliştirmektedir. Bu nedenle sosyoloji gözlem tekniği ve hipotez kurma çalışmalarında astronomiden yararlanmalıdır.

Fizik; astronominin devamıdır, deney ise fizik biliminin en çok kullandığı yöntemdir. Sosyoloji deneysel çalışmalarında fizik biliminden yararlanmalıdır.

Kimya;Bilimsel yasalara ulaşmak için ilkönce inceleme nesnesi olan maddeleri analiz etmekte tekrar sentez yaparak açıklamalarda bulunmaktadır. Sosyoloji kimyadan sentez yapma yöntemini almalıdır.

Biyoloji; sosyolojiyi hazırlayan bir bilim dalı olarak biyoloji, ilkönce canlıların yapısal özelliklerini incelemekte daha sonra ise bu incelenen yapının çevresiyle olan ilişkisi bağlamında açıklamalar yapılmaktadır. Sosyoloji de ilkönce toplumsal olguları inceleyecek daha sonra ise, bunlara o olgunun ait olduğu toplumsal çevre göz önüne alınmak suretiyle, yani toplumun bütünü içerisinde değerlendirecektir.

Sosyoloji ise en karmaşık, en gelişmiş pozitif bilimdir. İnsan toplumunun ve etkinliğinin incelenmesidir. Sosyoloji sadece toplumsal yapıda var olanı değil aynı zamanda zorunluluk anlamında gelecekte olanı da bilmeyi sağlayacaktır.

 

KAYNAK KİTAPLAR

http://web.inonu.edu.tr/~stekel/kaynkitaplar.htm

 

ARON, Raymond Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Çev; Korkmaz Alemdar,Bilgi Yaınevi,4.Basım, Ankara, 2000
BOUTHOL, Gaston, Toplumbilimin Tarihi, Çev: Cemal Süreyya, Varlık Yayınevi, İstanbul, 1971
COSER,L-ROSENBERG,B, Sociological Theory,Second Edition, Newyork,1964
Editor:PARSONS, Theories os Society, New York, 1965
FREYER,Hans İçtimai Nazariyeler Tarihi, Çev; Prof.Dr.Tahir Çağatay, İkinci Baskı, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1968
KIZILÇELİK, Sezgin, Sosyoloji Teorileri 2, Kuzucular Ofset, Konya, 1992
KIZILÇELİK, Sezgin, Sosyoloji Teorileri 1, Mimoza Yayınları, Konya, 1992
KÖSEMİHAL, Nurettin Şazi Sosyoloji Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1989
RITZER, George, Sociological Theory, Second Edition, New York, 1983
SCHILLING, Kurt, Toplumsal Düşünce Tarihi, Çev: Nihal Önol, Varlık Yayınevi, İstanbul, 1971
SOROKİN, Pitirim, Çağdaşa Sosyoloji Kuramları 1-2, Çev; Münir Raşit Öymen, Kültür Banalığı Yayınları, Ankara 1994
SWİNGEWOOD, Alan Sosyolojik Düşüncenin Kısa Tarihi, Çev; Osman Hakınhay, Bilim ve Sanat Yayınları, ANKARA,1998.
YILDIRIM, Cemal, Bilim Tarihi, Remzi Kitabevi, 3. Basım, İstanbul, 1991
YILDIRIM, Cemal, Bilim Felsefesi, Remzi Kitabevi, 3. Basım, İstanbul, 1991
ZEITLIN, Irvıng, Ideology and The Development of Sociological Theory, Second Edition, Prentice Hall, 1981

SOSYOLOJİ TARİHİ 1[5] – Yrd.Doç.Dr.Suna TEKEL

Filed under: Ders Notları,Sosyoloji — kivanc @ 21:12

SOSYOLOJİ TARİHİ 1 Bölüm 5 GÜZ DÖNEMİ 2003Yrd.Doç.Dr.Suna TEKEL
http://web.inonu.edu.tr/~stekel/sostar15.htm
SAİNT-SİMON (1760-1825)

19. yüzyılda, bilimsel araştırmaların arttığını, feodal yapı ve monarşinin ortadan kalktığı sanayi devrimi ile ortaya çıkan yeni bir üretim tarzının yer aldığını daha önceki bölümlerde incelemiştik. Sanayi devrimi ile ortaya çıkan o dönemin temel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

Sanayii işin bilimsel olarak örgütlenmesi üzerine kurulmuştur. Üretim alışkanlıklar yerine örgütlenme ile en çok verimi sağlayacak biçimde düzenlenmiştir. Sanayi üretiminin fabrikalarda toplanması ile yeni bir olgu olarak ücretle çalışanlar kesimi ortaya çıkmıştır. Çalışanların bir arada olmaları çalışan ve işveren arasında açık ya da gizli çatışmaları ortaya çıkarmıştır. İşin bilimsel niteliği sayesinde zenginlik artarken aşırı üretim bunalımları, yani artan bolluk içinde yoksulluk görülmektedir. Yoksulluk artarken ise üretilen ekonomik mallar satılamamakta bu ise üretimde sıkıntılar ortaya çıkarmaktadır.

Diğer taraftan kimi düşünürler ekonomik sistemin değişim özgürlüğü ve girişimci ile belirginleştiğini, zenginliğin temel koşulunun kar arayışı ve rekabet olduğunu sürmektedirler, devletin ekonomik işlere az karışması ile üretim ve zenginliğin artacağını düşünmüşlerdir (Liberal Ekonomik görüş)

Bu dönemin özelliklerini böylece ana hatları ile özetledikten sonra şimdi Saint-Simon’u incelemeye başlayabiliriz:

1760 yılında doğan Saint-Simon’ un büyük amcası XIV.Louis sarayının tarihsel anılar yazarıdır. Saint Simon kendini büyük işler başarmak için yaratılmış olarak görmekte ancak önce hangi alandan başlayacağına karar verememiştir. Önce subay olmuş ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda kısa zamanda albaylığa yükselmiştir. Sonra Nikaragua’da Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus’u birleştirecek bir proje üzerinde çalışmış, daha sonra İspanya’da Madrid’i denizle birleştirecek bir kanal projesi üzerinde çalışmıştır. Fransız İhtilal’i ortaya çıkınca sahip olduğu ünvanlarından vazgeçmiş olduğunu bildirmesine rağmen tutuklanarak dokuz ay hapis yatmıştır. Parasını çağının en ünlü bilim adamı düşünürlerini çevresinde toplamak ve gösterişli bir yaşam sürmek ile harcamıştır. Çok geçmeden parası tükenip yoksullaşınca bir müddet kendi yanında çalışanların yardımı daha sonra da arkadaşlarının yardımı ile geçinmiştir.

1802 tarihinden itibaren düşüncelerini yazıp yayımlamaya başlamıştır. Bu dönemlerde A.Comte ‘da yazmanlarından biri olarak kendisi ile beraber çalışmıştır.

Pozitif bilimlerin tüm dalları ile ilgilenen düşünür bu bilimlerin ancak pozitif bir sosyal ilimin yaratılması ile tamamlanacağına inanmış, bu ilime ise sosyal fizik adını vermiştir. Simon’ a göre fizik bilimi fiziki olayları önceden görmeyi, onları kontrol altına almayı mümkün kıldığı gibi sosyal fizik de sosyal olayları önceden görmeyi onları kontrol altına almayı ve şekillendirmeyi mümkün kılacaktır.

Saint-Simon sosyolojiyi önce teorik olarak kurmayı sonra da uygulamaya geçerek yaşadığı devirdeki sosyal krizlere ve düzensizliklere çözüm bulmayı amaçlamaktaydı. Ancak sosyolojinin uygulamalı yönü kendisine daha cazip geldiği için sosyolojinin sistematiğinden çok, mevcut ve gelecekteki sosyal sorunlarla uğraşmayı tercih etmiştir. Sosyolojinin gücüne inanan düşünür bu ilmi yeni bir din haline dönüştürerek sosyoloji aracılığı ile toplumu yeniden örgütlemeyi planlamıştır. Simon sosyal sorunların çözümlenmesinde doğa bilimleri için geçerli olan yöntemlerin kullanılmasını önermiştir.

Saint-Simon’un başlama noktası Fransız İhtilali’nin arkasından Fransa ve Avrupa’nın durumu ile ilgili görüşleridir. Simon’ a göre Fransa’da toplumun tüm fertleri arasında mevcut düzen alt üst olmuş, anarşi ortaya çıkmış ve tüm bunlar en cahil kimseye bile düzeni yeniden kurma duygusu uyandırmıştır. Dolayısıyla asıl meselenin toplumun eski politik sisteminin çöküşünden yeni olanın tam olarak yerleşmesine kadar geçen süredeki sıkıntıları ortadan kaldırmak olduğunu düşünmüştür. Bu tesbit o dönemdeki devrimin karşısında olan tüm düşünce akımlarının paylaştığı bir konu olmuştur. Simon onlardan farklı olarak toplumdaki yeni kuvvetleri ve toplum bütünleşmesinin yeni temellerini sezmiş, devrimden sonra ne dini ne de feodal kuvvetlerin toplumu bir arada tutacak güce ve itibara sahip olmadıklarını ileri sürmüştür. O dönemde Simon’un temel ilgisi toplumu bir arada tutacak bu gerekli ve organik bağın hangi fikir ile temin edileceği olmuştur. Simon buna cevap olarak sanayinin gelişmesini ele alarak amacının sanayiye en müsait olan teşkilatlanma tarzını oluşturmak olduğunu ileri sürmüştür.

Simon yaşadığı dönemde , feodalizm ile ona uygun hiyerarşik toplumsal yapıların devrim tarafından ortadan kaldırıldığını, tarımın artık eskisi gibi hem büyük kazançlar yaratmadığını hem de en önemli doğal iş olarak görülmediğini gözlemlemiştir. Artık t yeni buluşları, seri üretimi ve doğaya aklın egemenliği ile endüstri ortaya çıkmıştır. Doğa teknikle birlikte Bacon’ ın ancak o zaman gerçekten kullanılan eski formülü uyarınca insanın hizmetine girmiştir. Böylelikle bilim egemen konumda olmuştur.

Bu bağlamda Simon, sosyolojiyi insanlar arasındaki ilişkileri teknik olarak örgütleyecek ve doğa bilimleri endüstri ve tekniği kullanarak nasıl doğayı insana boyun eğdirip yararlanabilir hale getirdilerse sosyolojide insanlığın bütünlüğünü sağlayacak olan yeni bir bilim olarak tanımlamıştır. Derebeyliğin/feodal yapının devrim yolu ile ortadan kaldırılmasından ve bütün toplumsal bağların çözülmesinden sonra toplumun yeniden bütünlenme aracı olarak bu bilimsel sosyoloji kavramı, Saint-Simon’un toplumsal düşüncesinin temeli olmuştur. A.Comte ise daha sonra bu temel düşüncelere biçim vererek, sistematize etmiştir.

Saint-Simon çağdaşı olan İngiliz ekonomistlerin görüşlerinden de etkilenerek sosyal düzenin herşeyden önce ekonomik yapıyla belirlendiği görüşünü benimsemiştir. Böylece Simon, insanlık tarihinin gelişmesinde yalnızca düşünüş biçimlerinin değil fakat aynı zamanda üretim düzeni, mal-mülk bölüşümü, servet dağılımı ve sınıfsal tabakalaşmanın da etkili olduğunu göstermeye çalışmıştır. Üç hal kanununa (toplumların evrimsel olarak gelişme yasaları) ekonomik bir yön vererek teolojik, metafizik ve pozitif düşünce safhalarını feodalizm, devrim ve endüstriyel toplum ya da feodal, liberal, sosyalist ekonomi üçlüsüyle değiştirmiştir. Toplumun tüm gerçek güçleri sonuç olarak endüstride temellenmektedir. Simon’a göre endüstri yalnız sanayi tarzı üretimi değil, tüm üretim faaliyetlerini ifade etmektedir. Böylece Saint-Simon bir çağın manevi-fikri kültürünün dayandığı temelin ekonomik yapı olduğunu savunmuştur. Simon’un bu yaklaşımı ise, tarihi maddecilik düşüncesini ifade etmektedir. Bu nedenle Saint-Simon, sonradan Marx tarafından geliştirilmiş olan tarihsel materyalizm teorisinin öncüsü sayılmaktadır.

Saint-Simon’un düşüncelerinin ileriki derslerde inceleyeceğimiz Marx’ın görüşünden farklı olan tarafı Saint-Simon’un teknik-bilimsel ve pozitif yönden saptanmış endüstriyi bilim adamı, çalışan ve işverenin birliği olarak görmesidir. Başlangıçta sınıf ayrımını hiç görmemiş daha sonra da bu ayrım ona hiç önemli gelmemiştir. Saint-Simon, hiç kuşkusuz çağının ulusal devletlerinin politikasında liberal ekonominin ve mülkiyet sisteminin sonucu olarak ve aynı zamanda feodal yapının sonucu olan hiyerşinin olumsuz yönlerini de görmüştür. Ancak, insanlığın kurtuluşunu yeni bir devrimden de sınıf lar arasında meydana gelecek bir ayrımdan da beklememiş, sadece bilim, teknik ve endüstride pozitivizmin evrensel olarak yerleşmesini çözüm olarak öngörmüştür.

Bu anlayış ise Simon’u o dönemin düşünürlerinden Proudhon, Fourier ve Owen’ın sosyalizmlerinin karşıt bir düşüncesi olarak büyük endüstriye, sermayelerin bir araya toplanmasına hatta şirketlerarası tröstlerin kurulmasına götürmüştür. Bu öngörü de onu diğer sosyalist düşünürlerden ayırmıştır.

Simon, 1789 devriminden ziyade asıl değişikliği yaratan unsurun sanayi devrimi olduğunu ileri sürmüştür. Bundan sonra ilk plandaki kişiler sanayiciler (bu kavram ile çalışan ve işveren olarak tümünü anlatır) ve bilim adamları olacaktır. Yeni toplumsal hiyerarşinin kurulması bu çerçevede olacaktır. Simon bu durumu anlatabilmek için şöyle bir örnek vermiştir: Bir gece korkunç bir felaket olsa , kral ailesine bağlı olan kişiler, bakanlar, yüksek dereceli memurlar ölse, toplum için bir yıkım olmayacaktır, ancak bu felaket esnasında o toplumdaki belli başlı bilim adamları , sanayiciler, bankacılar ölmüş olsa idi o zaman o toplum için bu durum bir yıkım olurdu. Çünkü onların yerine hemen kimse konuşamazdı. Bu ifadeden de anlaşıldığı gibi Simon, endüstri toplumunda başat konumda olarak bilim adamı ve sanayicileri görmüştür.

Simon’un öngördüğü bu yeni düzen olan endüstri toplumunda herkes yeteneğine göre kazanacak ve çalışmanın kutsal niteliği nedeniyle çalışanların saygınlığı artacaktır. Bu düzende çalışmayanlara yer verilmemektedir. Simon bu toplumsal yapıda teknisyen, maliyeci, bankacılardan meydana gelen bir teknokratların yönetimini öngörmüştür.

Simon’da görüldüğü gibi, sosyoloji politik icraata( işleyişe) yol göstermek amacında olan araç konumundadır. Simon gelecekteki devlet biçiminin belirlenmesinde ilmi temellere dayanılması gerektiğini söylemiş, bu konuda sosyolojinin yardımına güvenmiştir.

Simon’a göre devletin asıl görevi toplum için faydalı işlerin engellenmemesini sağlamak, toplumun istekleri doğrultusunda karar alınmasına imkan tanımak, çalışanlarını değerini bilmek tarzında olmalıdır. O zaman üretici işinin karşılığını sadece tüketicilerle olan bağlantısı ile halledebilecek, böyle olunca da sınıflar arası mücadele ve hükmetme arzusu son bulacaktır. Simon’un görüşleri İngiliz Liberalizmini, Rus Sosyalizmini ve İtalyan Nasyonalizmini etkilemiştir.

SOSYOLOJİ TARİHİ 1[4] – Yrd.Doç.Dr.Suna TEKEL

Filed under: Ders Notları,Sosyoloji — kivanc @ 20:48

SOSYOLOJİ TARİHİ 1 – BÖLÜM 4 2002 GÜZ DÖNEMİ
Yrd.Doç.Dr.Suna TEKEL
http://web.inonu.edu.tr/~stekel/sostar14.htm

5)- Bilimdeki Gelişmeler

Bilimin Başlangıcı
Bugün bilim olarak nitelediğimiz bilgi ve düşünme türü uygarlığımızın oldukça yeni sayılan bir ürünü olmakla birlikte kökleri çok eskilere kadar uzanmaktadır. Tarih öncesi çağlara baktığımızda ; felsefe, din, efsane gibi ruhsal, el sanatları gibi pratik yaşam ihtiyaçlarına yönelik uğraşlar dışında, gözleme dayalı olarak kavramsal düşünme demek olan bir bilimden söz etmek zordur. Ancak şu da söylenmelidir ki bu tür uğraşların dayandığı bilgi, teknik ve kavramlar sonraki çağlarda daha belirgin olarak ortaya çıkan bilimsel kavram ve işlemlere kaynaklık etmiştir. Buradan bilimsel düşünme ve bulma çabasının kökeninde biri; gündelik yaşamı rahat ve güvenilir kılma, diğeri de dünyayı anlama gibi iki temel ihtiyaç yattığı görülmektedir. Bu ihtiyaçlardan ilki insanlığın uzun tarihinde kuşaktan kuşağa aktarılan çeşitli yaşantı ve beceri biçimlerini kapsayan bir teknik geleneği; ikincisi insanoğlunun duygu, inanç ve düşüncelerini içinde toplayan bir kültürel geleneği oluşturmuştur. İlkel insan doğa ile ilişkisinde basit teknik becerilerini kullandığı kadar, büyü türünden birtakım akıl dışı yollara da başvurmaktan geri kalmamıştır. Büyünün amacı da teknoloji gibi doğayı etkilemektir: Ölmekte olan hastaları iyileştirmek, beklenen doğal felaketleri önlemek, düşmanların yok olmasını sağlamak gibi. Hatta aynı amacı, dünyanın varoluşu ve düzeni ile ilgili çeşitli kültürlerde var olan efsane türünden masal ve öykülerde de bulmaktayız. Güneş’in, Ay’ın ve yıldızların yaratılış ve varoluş nedeni, insanoğlunun yaşam ve ölüm karşısında duyduğu korkuyu giderme, aradığı güveni ve rahatı sağalama olarak tasavvur edilmiştir. Ancak büyü de bile doğanın isteğe göre değişmediği, bazı yasalara boyun eğmek gerektiği düşüncesi üstü örtük de olsa yer almaktadır. Ateşin daima yaktığı, suyun ıslattığı, Güneş’in parlak olduğu, hava bulutlu olmadıkça yağmurun yağmadığı, yazların sıcak, kışların soğuk gittiği gerçeğinden ilkel insan da kendini kurtaramayacağını bilmekteydi. Ne var ki büyü ve efsane doğrudan bilime yol açmamıştır. Bilimin doğuşu için doğayı denetim altına almaya yönelik katı bir faydacılık dışında yarar amacı gütmeyen katıksız bir anlama ve bilme tutkusuna da ihtiyaç vardır.

İki gelenek başlangıçta ve uzun süre çoğu kez ayrı ellerde kalmış ve böylelikle yeterince karşılıklı etkileşim olanağı bulamamıştır. Buna örnek olarak Eski yunan uygarlığı’ndaki basit tekniklere dayanarak iş gören zanaatçılar ile , duygu, ,inanç ve düşünce dünyasını oluşturan şair, politikacı ve filozofları gösterebiliriz. Bu ayrım ortaçağ boyunca devam etmiş ve ancak yeniçağ başlarında ortadan kalkmaya yüz tutmuştur. Rönesansla başlayan bilimsel düşünme ve araştırma çabası, iki geleneğin ; deneye olanak veren teknik becerilerle, kavramsal düşünmeye yol açan metafizik türden teorik çalışmaların etkili bir kaynaşmasına dayanmıştır.
Bilimin Gelişmesi
Bilimin gelişmesi ile ilgili görüşler çeşitli olmakla birlikte bunlardan iki tanesi konuya açıklık getirmek açısından faydalı olacaktır. Bu görüşlerden birine göre bilim yavaş fakat sürekli ilerleyen bir bilgi üretme ve çoğaltma sürecidir. İkinci görüşe göre ise, bilimde gelişme teorik düzeyde yer alan köklü düşünme değişikliklerinin bir sonucudur. İki görüş ilk bakışta bağdaşmaz nitelikte görünebilmektedir. Bu açıklamaların bir tanesinde evrimsel bir gelişme diğerinde ise devrimsel bir gelişme görünmektedir. Gerçekten de bilimin gelişimi, olgusal bilgilerimiz yönünden sürekli bir birikim, saptanmış olguları yorumlama ve açıklama yönünden ise ancak zaman zaman patlak veren düşüncede devrim biçiminde görülmektedir. Bilim tarihine bakıldığında ise her iki görüşün de kanıtlanmasını sağlayan örnekler görülebilmektedir. Geçmişte gözlem ve deney yoluyla saptanmış pek çok olgusal gerçekler giderek artan bilgilerimizin bir bölümü olarak geçerliliklerini sürdürmektedir. Bunları bir yana itme geçersiz sayma yoluna gidemeyiz; geçmişte bulunmamış olsalardı bugün bulunacaklardı. Oysa aynı sürekliliği olguları açıklama amacıyla bilginlerce ileri sürülen teorilerde görememekteyiz. Bilim tarihinde aşağı yukarı aynı olgu grubunu açıklamak amacıyla değişen aralıklarla çoğu kez birbiri ile bağdaşmayan teorilerin ortaya atıldığı görülmektedir. Bir örnek vermek gerekirse gök cisimlerinin gözleme konu olan hareketlerinin açıklanmasında antik yunandaki filozoflardan Newton’a kadar geçen 2000 yıllık sürede ortaya atılan değişik teorileri de gösterebiliriz. Bu gibi teoriler olgusal buluşlar gibi bir bilgi birikimi yaratmamakta tersine her biri bir öncekini yıkma ve ya hiç değilse değiştirme rolü oynamaktadır.

Her teori doğaya belli bir bakış açısını dile getirir; fakat başka bakış açıları olanağını ortadan kaldırmaz. Herhangi bir teorinin ortaya atılmasında veya benimsenmesinde olguları açıklama gücü kadar kişisel beğenilerimiz de rol oynamaktadır. Bu nedenledir ki aynı alanda rakip teorilerin ortaya çıktığını ve uzun süre tutulan teorilerin bile birtakım koşulların oluşması ile geçerliliklerini bazen beklenmedik bir biçimde kaybettiklerini görmekteyiz.

Şöyle bir anlatılanları toparlayacak olursak; bilimin gelişimi ne tek başına birtakım teorik görüş değişikliklerinden ne de yalnızca birbirine eklenen sürekli bir buluşlar zincirinden ibarettir. İki süreç birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Yeni olgusal buluşlar yeni teorilere yol açtığı gibi, yeni teoriler de yeni gözlem ve deneylere kapı açmakta, dolayısıyla yeni buluşların koşullarını hazırlamaktadır. Olgusal buluşlarla teorik açıklamalar arasındaki bu karşılıklı etkileşim bilimde gelişmenin gerçek itici gücünün oluşturmaktadır. Bu itici güçten kaynaklanan bilimsel gelişmenin iki dönemli bir süreç olduğu söylenebilir. Dönemlerden biri teorik düzeyde açılmayı, ötekisi bu açılmanın olgusal düzeyde pekiştirilmesini simgelemektedir. Fakat her pekiştirme er geç yeni bir açılmanın gereklerini de oluşturmaktadır.

Geniş bir perspektif içinde bakıldığında bilimin uzun gelişmesini dört aşamada incelemek mümkündür:

1. Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarına rastlayan empirik (görgüsel/görgül) bilgi toplama aşaması.

İlk uygarlıklar Dicle-Fırat, Nil gibi büyük nehir vadilerinde ortaya çıkmıştır. Bu uygarlıklar bilimin doğuşu için elverişli sosyal ve ekonomik koşullar taşıyorlardı. M.Ö. 3000 yıllarında Mezopotamya’da (Dicle -Fırat nehirleri vadisinde) Sümer Uygarlığı tarım ve hayvancılık yanında teknolojide de ileri gitmişlerdir. Bakır ve kalay karışımından bronzu elde etmek suretiyle çeşitli ve dayanıklı malzemeler üretebiliyorlardı. Üretilen ürünler tapınaklarda toplanıyor, yöneticiler ve din adamları ise bu ürünün toplanması ve dağıtımı işinden sorumlu oluyorlardı. Kayıtlar ise kil üzerine işaretlenmektedir. Sümerlerde resim-işaret yazı sistemi, çarpım tablosunun kullanılması görülmektedir. Sümerlerin yerini alan Babilliler ise, matematik ve astronomide ileri gitmişler, yönetici ve ruhban sınıfının yetiştirilmesi için tapınak okulları kurmuşlardır. Dairenin 360 derece olması, saatin 60 dakika ve dakikanın 60 saniye olduğunu da Babilliler bulmuşlardır. Astronomide ilerlemeler kaydedilmiştir (astronominin ilk bilim oluşunun nedeni; incelemeye konu olan cisim ve olguların basit ve düzenli olup, sürekli gözleme elverişli olan periyodik (dönemsel) hareketler yapmalarıdır). Uzun ve sürekli gözlemlerle elde edilen bilgilere dayanarak toprağı işleme, ekim ve hasat gibi mevsime bağlı işler için takvim geliştirmişlerdir. Bu arada gök cisimlerinin incelenmesi ile devletin geleceğine refah ve mutluluğuna ilişkin işaretleri de yakalamak amaçları arasındadır.

Nil vadisindeki Mısır Uygarlığı’na bakıldığında ise tarımın doğa şartlarından dolayı daha basit olduğu görülmektedir. Burada tarım Nil’in taşmasının ardından her iki yana gelen verimli toprakların kurumasının ardından ekim yapılması şeklindedir. Toplumsal yapısına bakıldığında ise, yönetenler ve çalışanlar ayrı ayrı tabakalaşma yapısı içinde olduğu görülmektedir. Her iki kültürde de bilim din adamlarının elindedir. Mısır Uygarlığı’nın bilime katkısı günün yirmi dört saate bölünmesinin bulunması yanında daha çok hekimlik alanında olmuştur. Kafa ve göğüs göğüs yaralanmalarında takip edilecek uygulamalar günümüze kadar gelmiştir. Ancak burada söylenmesi gereken bir diğer husus da hekimlik konusunun büyüye dayanmasıdır. Hastalık kötü ruhların vücuda girmesi olarak yorumlanmaktadır ve tedavi için yapılan uygulamalar ise; kötü ruhun vücuttan kovulmasıdır.

Genel olarak bu döneme bakıldığında bilim; olgu toplama, pratik ilgi ve ihtiyaçlara cevap arama şeklindedir, teorik nitelikte sorulara rastlanmamaktadır. Astronomi; takvim oluşturma ve astrolojik kehanetlerde bulunma amacındadır, matematik; arazi ölçümü ve ürünün toplanması dağıtılmasının kaydedilmesi gibi iş hayatı ile ilgili pratik problemlerin çözümü amacındadır. Tıp ise; hastaları iyileştirirken aslında kötü ruhları bedenden kovmak amacındadır.

2. Bilimin gelişmesindeki ikinci aşama; Eski Yunanlıların evreni açıklamaya yönelik akılcı sistemlerinin kurulması dönemidir. Astronomi sahasında eski bilgin ve düşünürlerin en önde gidenleri Milattan önce beşinci yüzyılda Phytagoras ve dördüncü yüzyılda Aristo ile başlamak üzere bu sahada pek çok filozof çalışmıştır. Phytagoras’a göre evren matematiksel yasalar tarafından yönetilmektedir. Bu anlatım bize, gözlem ve deney sonuçlarını yorumlama ve genellemede matematiğin kullanılmasını sağlamıştır. Aristoteles’e göre gökyüzü nesnelerinin yapıldığı madde ile yeryüzü nesnelerinin yapıldığı madde apayrı nitelikteki şeylerdir. Birinciler yetkin, sonsuza dek kalıcı, değişmez, bozulma, ikinciler ise tam tersine geçici kusurlu ve bozulur cinsten şeylerdir. Birincilerin hareketleri çembersel ve tek biçim, ikincilerinki doğrusal ve değişik biçimler gösterir. Dünya evrenin merkezindedir. Aristo’nun ortaya koyduğu bu sistem hem olumlu hem de olumsuz sonuçlara yol açmıştır. Sistemin uzun süreli etkisi bilimin gelişimini durdurucu olmuştur; daha üstün bir sistemi düşünmek yüzyıllar boyunca olanaksız sayılmış özellikle ortaçağda bilimlerin üstadı olarak anılan Aristo’nun her söylediği eleştirisiz kabul edilmiştir. Milattan sonra yüz elli yıllarında ise Ptolemy Batlamyus kendi çağının ve daha önceki devirlerin bilgilerini çok geniş bir teori halinde düzenleyerek sistemleştirmiştir. Yaklaşık 1500 yıl kadar “Almagest” adlı kitapta anlatılan Batlamyus sistemi insanların zihinlerinde yer etmiş ve her yerde kainatın gerçek tasviri olarak kabul edilmiştir. Batlamyus teorisinin esasına göre dünya sabit, hareketsiz, durgun bir kitleden ibarettir; bu kitle kainatın merkezinde bulunmaktadır; güneş de dahil olmak üzere tüm sabit yıldızlar ve bütün gök cisimleri onun etrafında dönerler. Dünya bir küreler sisteminin orta noktasıdır, gezegenler buna sıkı bir şekilde bağlanmıştır. Bu anlayışa göre, çoğu zaman doğuya doğru hareket eden gezegenler bir durma noktasına gelinceye kadar periyodik olarak yavaşlarlar, sonra ikinci bir defa tersine dönerler ve tekrar doğuya doğru harekete başlarlar, bu değişme çemberi sonsuza kadar tekrarlanır durur.

Batlamyus’un teorilerinin kabul görmesindeki psikolojik faktörler incelendiğinde ; ilk olarak bu sistemin tabii görüntülere yani eşyanın herhangi bir kimse tarafından gözlenebilecek olan görüşlere dayanmasıdır. Bir diğeri ise, dünyayı kainatın merkezi saymak , gezegenlerin onun etrafında döndüklerine inanmak insana hoş geliyor olabilirdi ve bütün kainatın insan için yaratılmış olduğu düşüncesini uyandırıyordu.

3. Ortaçağdaki Yunan felsefesi ile dinsel dogmaların bağdaştırılma çabaları karşısında İslam Dünyası’ndaki bilimsel çalışmaların oldukça parlak başarılarını kapsayan bir aşamadır. Antik uygarlığın sona ermesiyle İtalyan Rönesansı’nın başlaması arasında geçen dönem Avrupa için karanlık bir dönem sayılır. Bu dönemde bilim ve felsefede öncülük Müslümanların eline geçmiştir. Başlangıçta Yunan kaynaklarından yapılan çevirilerle işe koyulan Müslümanların çok geçmeden önemli bazı katkılarda bulundukları görülür. Müslümanlar yalnız bilimsel düşünme geleneğini sürdürmekle kalmamışlar, bu düşüncenin Avrupa’da yeniden canlanmasında da Avrupalıların Arapçadan çeviri yapmaları suretiyle başlıca etken oldular. Ortaçağ boyunca Hristiyan teolojisinin egemenliği sürerken idealist bir filozof olan ve mistik bir evren anlayışı bulunan Platon’un; dünyada algıladığımız nesne ve olguların sadece birer görüntü olduğunu , gerçeğin ise onlarda değil onların gerisinde yatan idealarda aranması gerektiğini ileri süren düşüncesi Yeni-Platonculuk olarak ortaya çıkmıştır. Plotinos’dan başlayarak giderek güçlenen bu düşünce anlayış ile olgusal düşüncenin rasyonel niteliğinin kaybolduğu görülmektedir. Hristiyanlığın egemen olduğu bu ortamda doğaya ilişkin bilgiler kilise öğretisini pekiştirmeye yaradığı ölçüde değerli sayılmaktadır.

Bu arada doğuda İran’a, batıda Kuzey Afrika’dan İspanya’ya kadar uzanan bir alanı ele geçiren müslümanlar yeni toprakların kültürü ile tanışmış ve başlangıçta Yunan eserlerini kendi dillerine çevirmişlerdir. Başlangıçta İslam Dünyası’nda ansiklopedik bilgi toplama ve bunlar üzerinde yorum yapma çalışmaları görülmektedir. En parlak başarıları matematik, tıp ve kimya alanlarında olmuştur. Kimya alanındaki çalışmalar o döneme özgü olarak simya alanında olmuştur. Bayağı türden metali altına çevirme, hayat iksirini bulma başlıca ilgi alanları olmuştur. Kimya alanında Cabir’in çalışmaları önem kazanmıştır. El Kındi’nin fizik ve felsefe üzerine çalışmaları önemlidir. Astronomi alanında Muhammed El Battani ve güneş, ay tutulmaları üzerinde gözlem yapan İbn-i Yusuf’un çalışmaları örnek olarak verilebilir. İslam bilim ve kültürü on birinci yüzyıla kadar canlı ve parlak dönemini sürdürdükten sonra bilimin dine aykırı olduğu kutsal inançları zayıflattığı iddiası yoğunluk kazanır. Bu durumu hazırlayan sebepler arasında ekonomik ve idari alanda zayıflama gösterilebilir. Bu ortamda İbn-i Rüşt görülmektedir. O’na göre din kişisel olup iç dünyamızla ilgili bir sorundur. Bu dönemdeki bir diğer düşünür Gazzali’dir. Filozofların Yıkımı adlı eserinde felsefenin gereksizliği üzerinde durmuştur.

4. Bilimsel gelişmenin bu aşamasında ise, Rönesans sonrası gelişmelerin yer aldığı modern bilim aşaması görülmektedir. Bu dönemde Amerika kıtasının keşfi, Magellan’ın dünyayı dolaşması, Vasco de Gama’nın Hindistan’a ilk deniz yolculuğunu yapması, Martin Luther’in Protestan Reformu’nu ortaya atması, Mikelanj’ın sanatsal eserleri, Paraselsüs ve Vesalyüs’ün modern tıbbın temellerini atması, Leonardo Vinci’nin çok yönlü çalışmaları görülmektedir. Bu devrin bir diğer önemli eseri Kopernik’in “Gök Kürelerinin Dönüşleri Üzerine” adlı eseridir. Aslında kitap bir çok yönüyle Aristoteles’in görüşlerini yansıtmaktadır ancak “geosentrik” (dünya merkezli) evren sistemi yerine “heliosentrik” (güneş merkezli) evren sistemini önermesinin sonucunda bilimde olduğu kadar diğer düşünce alanlarında da sarsıcı bir etkisi olmuştur. Bu sistem yalnız modern bilimin doğuşunda değil insanın evren içindeki yerini saptamada da yeni bir görüş getirmiştir: Kopernik’le birlikte insanoğlunun kendini evrenin merkezinde sayma iddiası yıkılmış, doğanın bir parçası olduğu fikri ortaya çıkmıştır. Araştırmaların ise ilahi olanlardan ziyade insancıl olanlara doğru gelişmesi sonucunu yaratmıştır.

Onun istemine devrimci niteliği veren unsur, yerküreyi evrenin merkezi olmaktan çıkarıp Güneş çevresinde dolanan gezegenlerden biri olarak ele almasıdır. Yerkürenin yerine Güneş’i koyması dışında bu sistem Batlamyus’un sisteminden farklılık göstermez. Evren gene sınırlıdır. Kopernik kökeni Aristarkus’a kadar uzanan heliosentrik sistemi önerirken bunun yol açacağı tepkileri daha baştan sezinlemiştir. Bu yüzden kitabın basımını uzun süre bekletmiş ancak dostlarının ısrarı üzerine yayımlamıştır. Arkadaşı Osiander, bir teolog olarak doğacak tepkileri göz önüne alarak bir önsöz hazırlamıştır ve burada önerilen bu sistemin bir hesaplama aracı olmaktan öteye geçmediği konusunda okuyucuyu uyarır. Kitap kolay anlaşılır türden olmadığı için önemli bir tepki görülmez. Ancak ertesi yıl Kopernik’in eseri düzeltilinceye kadar Katolik Kilisesi’nin yasaklı listesinde yer almıştır. İki yüzyıldan fazla bir zaman yasaklı listesinde kalmıştır.

Kopernik’in taraftarlarından Giordano Bruno uzayın sınırsız olduğunu, güneşin ve gezegenlerin bu türlü pek çok sistemden sadece bir tanesi olduğunu savundu. Hatta canlıların yaşadıkları başka gezegenler olduğu, buralarda insan kadar akıllı ve ya ondan daha ileri de varlıklar olabileceğini ileri sürmüştür. Bu şekilde dine karşı davranmasından dolayı Engizisyon Mahkemesi’nde yargılanarak yakılmasına karar verilmiştir. Aynı şekilde İtalyan astronomu Galileo’da Kopernik teorilerine inanmaktan vazgeçmeye zorlanmış ve hayatının geri kalan kısmını hapiste geçirmiştir.

Kopernik’ten sonra gelen en büyük astronom Tycho Brahe’dir. Kopernik’in dünyanın güneş etrafında döndüğü fikrine katılmamıştır ancak yaptığı gözlemler ile Almanyalı asistanı Kepler’in meşhur üç kanununu ortaya koymasına imkan sağlamıştır: Gezegenler güneş odak noktası olmak üzere daireler şeklinde değil elipsler halinde hareket ederler, gezegenler ve dünya güneş etrafında dönerken her zaman aynı hızda değil güneşe en yakın noktada hızı en fazla olmak üzere gider, gezegenin güneşten uzaklığı onun güneş etrafındaki dönüş periyodu ile orantılıdır.

Kopernik teorisinin geçerliliğini tam bir şekilde ispatlayan ise çekim kanununu bulan ve gezegenlerin hareketlerine ilişkin kanunları ortaya atan Sir Isaac Newton olmuştur. Evrenin geri kalan sırlarından bazıları da yirminci yüzyılda Einstein ‘ın izafiyet teorisi ile çözülecektir. Şimdi bu konulara kısaca bir göz atalım:

Newton’un çalışmalarından bahsederken ilmin esas fonksiyonunun özenle tertiplenmiş deneyler yapmak, deneylerde gözlemlenen sonuçları kaydetmek ve alınan sonuçları matematik kanunlar halinde ortaya koymak olduğunu belirtmiştir. Newton’un bu anlatımda üzerinde önemle durduğu konu; eşyanın özelliklerinin araştırılmasında uygun metodun deneylerden çıkarılması düşüncesidir. Bu prensipler, zamanımızın ilmi araştırma metoduna uymakla birlikte o zaman için kabul edilmiş değildir. Hayal gücüne, akıl yoluyla düşünmeye ve eşyanın dış görünüşüne dayanan çoğu eski filozoflardan gelen inançlar deneysel bilgilere tercih edilmektedir..

Newton; Principia adlı eserinde cisimlerin hareketlerini matematik yoluyla açıklamasını yapar, onun ifade ettiği temel prensibe göre her madde parçası bir başka madde parçası tarafından aralarındaki mesafenin ters orantılı bir kuvveti ile çekilir. Newton, dünyadaki ve gökteki olaylar arasında bir fark bulunmadığını söyleyerek eski düşüncelerden tamamiyle ayrılmıştır. O’nun iddiasına göre insanın ve hayvanın nefes alması Avrupa’da ve Amerika’da taşların düşmesi, mutfak ateşinin ışığı ile güneşin ışığı, ışığın dünyaya ve gezegenlere yansıması hep aynı tip olaylardır, tabiatta benzer sebepler benzer neticeler doğurmaktadır. Böylelikle herşey aynı rasyonel kanunla idare ediliyor demekle daha önce karmaşanın olduğu her yere düzen gelmektedir. Newton’un buluşları günümüzde de günlük hayatımızı -Einstein’ın İzafiyet Teorisine rağmen – etkisini sürdürmektedir. Einstein’ agöre ise, mekan eğridir, iki nokta arasındaki en kısa yol bir doğru çizgisi değildir, evrenin sonu vardır ama sınırlı değildir, paralel çizgiler en sonunda birleşir, ışık dalgaları eğridir, zaman izafidir, her yerde doğru olarak ölçülemez, uzunluk ölçüleri süratle birlikte değişir, evrenin şekli küre değil silindirdir, bildiğimiz üç boyuta bir de zaman boyutunu eklemiştir. Sosyoloji açısından önemi ise insan sözkonusu olduğu için iç gözlem ve içebakış metotlarına, insanı tanımak amacıyla ağırlık veriliyor.

Bilimi Niteleyen Özellikler
Bilimin temel özelliklerini şöyle sıralanmaktadır:

Bilim olgusaldır. Bilimi mantık, matematik, din gibi diğer düşünme disiplinlerinden ayırt eden temel özelliği olgusal oluşudur. Bunu şöyle izah edebiliriz: Bilimsel önermelerin tümü ya doğrudan ya da dolaylı yoldan gözlemlenebilir olguları içermektedir. Bunların doğru ya da yanlış olması dile getirdikleri olguların veya olgusal ilişkilerin var olup olmamasına bağlıdır. Bilimde hiçbir hipotez veya teori gözlem ya da deney sonuçlarına dayanılarak kanıtlanmadıkça doğru kabul edilemez. Bilim kendiliğinden doğru sayılan ya da tanım gereğince doğru olan önermelerle uğraşmaz. Bunlar çoğu kez içi boş, bilgi vermeyen , doğru ya da yanlışlığı olgulara değil kendi anlamlarına bağlı olan önermelerdir. Örneğin “Yeşil nesneler renklidir” gibi önermeler bu tür önermelerdendir.

Yeşil bir şeyin renkli olup olmadığını saptamak için gözleme başvurmaya gerek yoktur. “Yeşil” ve “renk” sözlerinin anlamlarını bilmemiz önermenin anlamını çıkarmak için yeterli olmaktadır. Bu tür önermelere “analitik” önermeler denmektedir. Matematik ve mantık gibi düşünme sistemlerinin önermeleri bu gruba girmektedir. Diğer yandan “Dünya yuvarlaktır” “Ankara Türkiye’nin başkentidir” gibi önermeler ise sentetik önerme grubuna girmektedir. Çünkü dünyanın yuvarlak olup olmadığını “dünya” ile “yuvarlak” sözlerinin anlamlarına bakarak çıkarmamız mümkün değildir; ancak gözlem ile anlayabiliriz. Bilimsel önermeler bu gruba girmektedir.

Bilim mantıksaldır. Bu özelliği iki açıdan tanımlamak mümkündür. 1)- Bilim ulaştığı sonuçların her türlü çelişkiden uzak, kendi içinde tutarlı olmasını ister yani birbiriyle çelişen iki önermeyi doğru kabul etmez. 2)- Bilim bir hipotez ya da doğrulama işleminde mantıksal düşünme ve çıkarsama kurallarından yararlanır. Hipotezlerin veya teorik önermelerin bir özelliği doğrudan test edilemiyor oluşlarıdır. Bir teoriyi doğrulamak için gözlem olgularına baş vurmak gereklidir. Ancak bunu yapabilmek için önce teoriden birtakım gözlenebilir sonuçlar (bunlara ön deyiler denir) çıkarmaya ihtiyaç vardır. Bu çıkarsama işlemi ise dedüktif mantığın kurallarına dayanmaksızın çıkarılamaz.

Bilim objektiftir. Birçok kimseler bilimsel objektifliği mutlak bir anlamda yorumlarlar. Bu doğru değildir. Elbette ki bilgin doğruyu arama çabasında kişisel eğilim, istek ve önyargılarının etkisinde kalmamaya, olguları olduğu gibi saptamaya çalışacaktır. Ancak şu da bir gerçektir ki bilim de tıpkı sanat, edebiyat, felsefe gibi bir insan uğraşıdır. Bir hipotezin kurulmasında ya da seçiminde bili adamı ister istemez bazı değer yargılarına hatta bir ölçüde kişisel duygu ya da beğenilere yer vermekten kaçınamaz. Bilimde özellikle bulma (keşfetme ya da icat etme) belli kurallara indirgenebilen bir süreç değildir. Yeni bir hipotez veya teorinin ortaya konulmasında aklımız kadar sezgi ve hayal gücümüze dayanan yaratıcı bir oluşumdur. Şu da söylenmelidir ki en basit gözlemlerimizde bile tam ve katıksız bir objektiflik sağlanması imkansızdır. Çünkü insanoğlu bir fotoğraf makinası değildir; bütün algılarımız bazı varsayım ve kavramlar çerçevesinde oluşmaktadır. Günlük yaşamda olduğu gibi bilimde de çevremizde olup biten herşeyi değil , ancak bazı şeyleri algılar ve gözlemleriz. Yaşama veya araştırma amacımıza göre bir seçmeye gitmek ancak konumuzla ilgili olgularla ilgilenmek bizim için hem doğal bir durum hem de bir zorunluluk olmaktadır. Böyle olunca da bilimde objektifliği mutlak değil sınırlı ve özel anlamda yorumlamak gerekmektedir. Bu ise, bilimsel olma iddiası taşıyan her sonuç ve doğrunun güvenilir olması bir kişi veya grubun tekelinde değil meslek çevresinin soruşturmasına açık ve elverişli olacak biçimde dile getirilmesi demektir.

Bilim eleştiricidir. Bilim ne denli akla uygun görünürse görünsün her sav ya da teori karşısında hatta bu sav yerleşmiş herkes tarafından kabul edilmiş olsa bile eleştirici tutumu elden bırakmaz. Bilim bu tutumunu yalnız bilim dışı görüşlere karşı değil kendi içinde de sürdürür. Bilimde her teori veya görüş olgular tarafından desteklendiği sürece “doğru” kabul edilir. Yeni bazı olguları açıklama gücü gösteremeyen ya da bazı gözlem verilerinin doğrulamadığı bir teori daha önceki statüsüne bakılmaksızın eleştiriye tabi tutulur. Böylelikle ya bilinen tüm olguları kapsayacak biçimde değiştirilir. Ya da buna olanak yok ise de teori bir kenara bırakılır yerine daha güçlü yani olguları açıklayabilecek güçte olan gelir. Örneğin: Newton’un yer çekimi hipotezi 200 yıl boyunca bir doğa yasası olarak kabul edildiği halde, geçen yüzyılın sonlarına doğru bazı olguları açıklamaktaki yetersizliği görülünce eleştiriye uğramış, daha sonra daha güçlü olan Einstein teorisine yerini bırakmak zorunda kalmıştır. Bu da göstermektedir ki bilimde hiçbir doğru değişmez değildir. Bilimin bu kendi kendini eleştirme özelliği ona kendi kendini düzeltme yeteneği vermiştir. Bilimde hiçbir hata veya yanlışa sapma sürekli olmaz. Gözlem verilerinin sürekli artması doğrulama sürecine süreklilik kazandırmakta, bu da hataların ayıklanmasına, bilgilerimizin giderek daha güvenilir olmasına yol açmaktadır. Kendi kendini eleştirici ve düzeltici bir süreçte dogmalara yani değişmez doğrulara yer yoktur.

Bilim genelleyicidir. Bilim tek tek olgularla değil olgu türleri ile uğraşır. Bu nedenledir ki sınıflama bilimsel araştırmada ilk adımı oluşturur. “Belli koşullar altında su 100˚ C’de kaynar”, “Bakır iletkendir”, “Bir gazın hacmi, sıcaklık sabit tutulduğunda , basınçla ters orantılı değişir” gibi önermeler tek tek olguları değil, fakat kapsamı sınırsız olan olgu sınıflarına ilişkin özellikleri dile getirir. Bilimsel önermeler genelleme niteliğinde olup ya bir sınıf olgunun paylaştığı bir özelliği ya da olgular arasındaki değişmez bazı ilişkileri dile getirmektedir. Bilim açısından tek bir olgunun kendi başına bir önemi yoktur; ancak o inceleme konusu bir olgu sınıfına üye ise dolayısıyla bir genellemeyi doğrulama (veya yanlışlama) işleminde kanıt görevini görüyorsa önemlidir.

Bilim geneli arayıcıdır. Yetkili bilim çevresinin denetim ve eleştirisine açık olmayan kişiye özgü kalan bulgu veya doğrular bilimsel nitelikten yoksun olmaktadır. Bilimin bu kamuya açıklık niteliği onun belli bir dil ya da ifade vasıtası ile anlatılır olmasına bağlıdır. Kamuya açıklanamayan kişisel kalan bulgular ne denli önemli olursa olsun bilimsel türden bilgi sayılamaz. Bilim benzer koşullar altında benzer bir yöntemle daima aynı sonuçların elde edilmesi gereğine bağlıdır. Bu gereği karşılayamayan, elde edilen bulgulara ne yoldan ulaşılacağı dile getirilemeyen kişisel başarılar, bizim için şaşırtıcı ya da çok göz kamaştırıcı olabilir, fakat bilimsel olamaz.

Bilim seçicidir. Evrende olup biten olgular çeşit ve sayı yönünden sonsuzdur. Bilimin bunların tümü ile ilgilenmesi hem gereksiz hem de olanaksızdır. Bir olgunun bilime veri niteliği kazanabilmesi için ya inceleme konusu bir probleme ilişkin olması, ya da bir hipotez veya teorinin test edilmesinde kanıt değeri taşıması gerekmektedir. Bu bakımdan bilimsel araştırmaya konu olan olgular, tüm olguların ancak küçük bir parçasını kapsamaktadır. Bilimsel nitelik taşıyan bütün gözlem ve deneyler, ancak belli bir hipotezin ışığında belli olgulara yöneldiğinde etkinlik kazanmaktadır. Gelişigüzel yürütülen olgular arasında seçici olmayan bir gözlem ya da deneyin güvenilir sonuç vermesi şöyle dursun, bir enerji ve zaman kaybından başka bir şey değildir. Bilim adamı olgu istifi yapan bir kolleksiyoncu değildir, o ancak araştırma amacına uyan, cevabını aradığı sorulara ilişkin olguları saptamaya çalışır.

Bilim de bütün diğer girişim ve çabalarımız gibi açık veya üstü örtük bir takım temel inançlara dayanır. Varsayım denilen bu inançlarımız, düşünme ve hareketlerimizin temelde yatan gerekçelerini oluşturur. Örneğin sabahleyin rastladığımız bir kimseye günaydın dememiz gibi son derece basit bir davranışın bile dayandığı bir varsayım vardır. Hitap ettiğimiz kişinin Türkçe bildiğini farzetmiş olmalıyız ki, ona başka bir dilde değil de Türkçe’de seslenmiş olalım. Bunun gibi çok daha karmaşık bir etkinlik olan bilimsel araştırma da çok kez ifade edilmeyen hatta belki bilinç altında bulunan bazı temel inanç ve varsayımlara dayanmaktadır.

Bunları şöyle sıralamak mümkündür:

1. Kendi dışımızda bir olgular dünyasının varlığı,

2. Bu dünyanın bizim için anlaşılabilir olduğu,

3. Bu dünyayı bilme ve anlamanın değerli bir uğraş oluşturduğu.

Birinci varsayım, çevremizde olup bitenlerin hayal ürünü değil, gerçek olduğu; bu gerçek dünyanın algılarımızdan bağımsız, bilgilerimize göre biçimlenmeyen nesnel bir varlığı olduğu görüşünü içermektedir. İkinci varsayım bilgi edinmenin olanak dışı olmadığı, üçüncü varsayım ise bilginin değerli bir şey olduğunu söylemektedir. Gerçekten, temelde incelemeye konu bir dünyanın varlığını, bu dünyanın bizim için anlaşılır olduğunu, gene bu dünyayı anlamanın değerli bir uğraşı olduğunu kabul etmemişsek, bilim bir anlama çabası olarak gerekçesini yitirir, anlamsız bir hareket olarak kalır.

Bu temel varsayımlar yanında özellikle doğa bilimleri için geçerli olan birkaç noktayı da belirtmek gerekmektedir:

Bilimsel incelemeye konu olan gerçek dünya gelişigüzel değil, olguların düzenli ilişkiler içinde yer aldığı tutarlı bir dünyadır. Örneğin suyun hangi koşullar altında donduğu, hangi koşullar altında kaynadığı, bu tür değişmez düzenli ilişkilerdendir. A, B, C koşulları altında suyun donacağını D, E, F koşulları altında ise kaynayacağını bekleriz. Aynı koşullar altında suyun bazen donduğu bazen de kaynadığı görülse idi böyle bir bekleyiş için olanak kalmazdı. Olguların gelişigüzel yer aldığı tutarsız bir dünyada olup bitenlerin gerisindeki temel ilişkileri arayan bunları dile getirip araştırmayı amaçlayan bir bilim için de olanak yok demektir.

Her olgu bizim için saptanabilir olsun olmasın kendinden önce yer alan başka olgulara bağlı olarak ortaya çıkar. Bunu şöyle izah edebiliriz: Nedensiz olgu yoktur ve bu neden doğanın kendi içindedir. Bu varsayımdan hareket eden bilim herhangi bir olgunun açıklamasını o olgunun ortaya çıkış koşullarına başvurarak yapar. Örneğin suyun kaynaması için 76 cm. barometrik basınç altında sıcaklığın 100˚C’ye çıkmış olması gerekir. Burada suyun kaynaması bir sonuç, belli ölçülerdeki basınç ve ısı ise birer ön koşuldur. Sonuçla ön koşullar arasındaki ilişkiyi matematiksel olarak şöyle gösterebiliriz:

Y= F( Xı,X2,………. Xn)

Formülde y sonucu Xı,X2…..Xn’ler de ön koşulları göstermektedir f ise ilişkinin fonksiyonel olduğunu ve bu fonksiyonda y’nin bağımlı Xı’in ise bağımsız değişken olduğunu belirtmektedir.

Bilim gözlem konusu bütün olguların zaman ve uzay içinde yer aldığını kabul eder. Bu ise, zaman ve uzayın “realite” denilen gerçek dünyanın temel boyutları olduğu inancına dayanır. Olguların zaman ve uzayla sınırlandırılması bilimi, ilkece gözlem konusu olmayacak birtakım doğa dışı nesneleri inceleme konusu yapan çalışmaların bilimsel olamayacağı yargısını da temellendirmektedir. Örneğin din, mitoloji ve metafizik incelemeler gibi.

Bilim var olan her şeyin bir miktarla var olduğu ilkesine bağlıdır. Bu nedenledir ki bilginler elde ettikleri bulguları nicelik türünden dile getirmeğe büyük önem verirler. Deney sonuçlarının basit gözlemle değil ölçme yolu ile saptanması ve bunların sayısal terimlerle ifadesi bilimde giderek önem kazanan bir gelişmedir. İlk bakışta hiç de ölçülebilir gibi görünmeyen bir takım özelliklerin (örn: sıcaklık, sertlik, yoğunluk, öğrenme yeteneği, yaratıcılık vb.) zamanla ölçülebilir bir biçimde tanımlandıklarını ve bu tanımlara uygun olarak geliştirilen ölçme araçları kullanılarak ölçüldüklerini görmekteyiz. Bir bilimde ölçme tekniğinde erişilen yetkinlik o bilimin ilerleme derecesini saptamada önemli bir ölçüt olarak kabul edilmektedir. Bir tür ölçmeden yararlanmayan bir çalışmaya bilim demek çok güç görülmektedir.

19.yüzyıl Bilim Anlayışı

· Somut maddecilik anlayışı vardır (incelenen olguların gözleme elverişli olması)

· Gözlem ve deney en belirgin özelliğidir.

· Olguları tek neden ile açıklama

· Mutlak determinizm -belirleyicilik (olup biten herşeyin kendilerinden önce meydana gelen olgularca belirlendiği anlayışı)

· Mutlak (kesin-değişmez)bilgi;bilimin değişmez bilgiye sahip olabileceği düşüncesi

· Bilimin tahmin gücü (bilimin sonsuza kadar tahminlerde bulunabileceği anlayışı)

· Tümevarım metodu (tek tek olguların deneysel yöntemle incelenerek genellemelere ulaşılması)

20.yüzyıl Bilim Anlayışı

· Somut-Soyut içiçe

· Gözlem, deney yanında akıl ve sezginin önemi

· Olguları çok faktörle açıklama; iki şekilde anlatılabilir:

1)-Etkileşime katılan faktörlerin tümünün bilinememesi

2)-Zamanla araya girecek faktörlerin kesin olarak bilinememsi

· Determinizm-indeterminizm içiçeliği

· Geçici kesin bilgi

· Şartlı tahmin anlayışı

· Hipo-dedüktif metod (hipotez ileri sürmek suretiyle bunun mantıksal sonuçlarına giderek olgularla test etme)

· Yanlışlanabilirlik ölçütü

SOSYOLOJİ TARİHİ 1[3] – Yrd.Doç.Dr.Suna TEKEL

Filed under: Ders Notları,Sosyoloji — kivanc @ 20:43

SOSYOLOJİ TARİHİ-1 BÖLÜM 3 GÜZ DÖNEMİ 2002Yrd. Doç.Dr.Suna TEKEL
http://web.inonu.edu.tr/~stekel/sostar13.htm

SOSYOLOJİ TEORİLERİNİN ORTAYA ÇIKMASINDA ETKİLİ OLAN TOPLUMSAL YAŞAMDAKİ DEĞİŞİKLİKLER

Bu bölümde sosyolojinin bir bilim olarak 19. Yüzyılda ortaya çıkmasında etkili olan belli başlı toplumsal değişmeleri gözden geçirelim:

1)- AYDINLANMA DÜŞÜNCESİNİN ETKİSİ

Aydınlanma felsefi düşüncede dikkate değer bir zihni gelişme ve değişiklik yaratmıştır. Aydınlanma dönemi düşünürlerini etkileyen iki akımdan bahsedebiliriz; 17. Yüzyıl felsefi anlayışı ve bilimsel gelişmeler.

17. yüzyıl felsefesi; Rene Descartes, Thomas Hobbes ve John Locke’un yazılarında belirginleşmiştir. Daha önceki dönemlerde olmadığı kadar Aydınlanma düşünürleri insanın aklı ile evreni anlayabileceğine dair bir anlayış geliştirmişlerdir. Bunun da sebebi olarak o dönemde fizik biliminde ortaya çıkan başarıların onları doğa kanunlarının evrensel olarak uygulanabilirliği temelinde yeni bir evren anlayışına götürmesidir. Bu dönemde gerçek merkezi entelektüel hedef olmuştur, ancak gerçeğin bilgisine gelenek ve otorite temelli bir bakış yerine rasyonalizm ve empirisizmden hareketle ulaşılmaktadır.

Eğer bilim, fiziki dünyadaki doğa kanunlarının işleyişini ortaya çıkarmışsa, belki de benzer yöntemler sosyal ve kültürel dünyanın kanunlarını da ortaya çıkarabilecektir. Böylelikle o dönemin düşünürleri, toplumsal hayatın tüm yönlerini araştırmışlar; politik, dini, sosyal ve ahlaki kurumları analiz etmişler ve incelemişlerdir. Bunları akılcı bir tutumla ele alarak eleştirmiş ve irrasyonel (akılcı olmayan) olanların değişmesini talep etmişlerdir. Bu anlamda geleneksel değerler ve tutumları eleştirerek irrasyonel olarak değerlendirmişlerdir. Onlara göre bu kurumlar, insan tabiatına zıt olan, insanın gelişme ve ilerlemesine engel olan , insanın kendi potansiyelini gerçekleştirmesinde önleyici olarak değerlendirilmektedir. Eleştiri bu dönem düşünürlerin temel silahı olmuştur. Batıl inançlarla, dar görüşlülükle, hoşgörüsüzlükle savaşmışlardır. Yine o dönemde var olan feodal sınıfın ayrıcalıklarına, onların endüstri ve ticari faaliyetler üzerindeki engellerine saldırmışlardır,.

Aydınlanma düşünürlerinin 17. Yüzyıl filozoflarından farklı olarak; sistematik çıkarım yöntemi yerine doğa bilimlerinin yöntem anlayışı üzerinde kendi açıklamalarını oluşturmuşlardır. Buradan hareketle aydınlanma düşüncesinde yeni ve orijinal olan; Newton fiziğinin metodolojik kalıplarının uygulanması olmaktadır. Newton deneylerden elde edilen olgularla ilgilenmiştir, ilkeleri ise gözlem ve deneye dayanmaktadır yani kısaca söylemek gerekirse deneysel temellidir.

Aydınlanma, insanın evrensel boyutta toplumsal hakları ve ödevleri ile insanın yeniden (Önceden Stoa öğretisi’nde yer almıştır) bir inceleme alanı olarak ele alındığı düşünce hareketi olmuştur.

Bu dönemde ortaya çıkan diğer bir gelişme ise, Diderot ve D’Alembert tarafından hazırlanmış olan Ansiklopedi çalışmalarıdır. Ansiklopedi herhangi bir bilgi kitabından daha fazla bir şeydir çünkü; kitap içinde yer alan konularla ilgili tanımlar doğaüstü önyargılardan sıyrılarak ussal (akılcı) düşünce ve bilimsel kavrayış temelinde ele alınmaktadır. Ansiklopedistlerin en önemli özellikleri ise, en çetrefil konuları herkesin anlayabileceği bir açıklıkla anlatmalarıdır. Bu çalışmada Diderot’nun etkilendiği kişiler Locke ve Condillac olmuştur. Locke’un deneyciliği Condillac’ın ise fikirlerin deneyle ilişki içinde, dünyayla ilişki içinde tekrar ele alınması gerektiği anlayışı olmuştur. Newton’un yöntem anlayışına bağlı olan Condillac’ın bilgi kuramı tüm Aydınlanmacıların bilgi anlayışına uymaktadır.

Şimdi Aydınlanma düşüncesinin ana hatlarını maddeler halinde toplayalım:

1. Doğaüstünün doğalla, dinin bilimle, Tanrısal buyruğun doğa yasası ile ve din adamlarının filozoflarla yer değiştirmesi göze çarpmaktadır.

2. Sosyal,siyasal ve hatta dinsel sorunların çözümünde bir araç olarak deneyin rehberliğindeki akıl belirleyici unsurlardır.

3. Aydınlanma düşünürleri insan ve toplumun mükemmelleştirilebileceğine inanmışlardır.

4. İnsanın özellikle yönetimin baskı ve kötülüklerinden uzak tutulma hakkı olmak üzere, insan haklarına saygı anlayışı hakimdir.

Sosyolojinin Fransa’da bir bilim olarak ortaya çıkmasından hareketle Fransız düşünürlerinin, buradan hareketle Fransız sosyolojisinin Aydınlanma’dan olumlu olarak etkilendiğini söylemek yani, o dönemdeki Fransız sosyologlarının rasyonel, deneysel, bilimsel ve değişme yönelimli olduklarını söylemek tamamiyle mümkün görülmemektedir. Çünkü Aydınlanma’ya karşı olarak gelişen düşüncelerde o dönem sosyoloji üzerinde etkili olmuştur. Buradan hareketle Aydınlanma’nın sosyoloji üzerindeki etkisinin olumsuz ve dolaylı yoldan olduğu söylenebilmektedir.

O dönemde Aydınlanma düşüncesine tepki gösteren en önemli düşünürler; Joesph de Maistre (1753-1821) ve Louis de Bonald (1754-1840) ‘dır. Bu kişiler sadece Aydınlanma’nın getirdiği düşünce ve değerlere değil Fransız Devrimi’nin sonuçlarına da tepki göstermişlerdir. Özellikle de Bonald tekrar Ortaçağ döneminin düzenli ve barışçıl ortamına dönmek istemiştir. O dönemdeki karışıklıklar, anarşi ve Fransız Devrimi sonrasındaki radikal değişmeler onları kendi felsefi anlayışlarında düzen ve istikrar temelinde; gelenek, otorite, statü,fonksiyon, norm gibi kavramlar üzerinde durmaya sevk etmiştir. Bu yorum 18. Yüzyıl Aydınlanma düşüncesi ile karşılaştırılacak olursa; ilgi alanın bireyden gruba, var olan düzenin eleştirilmesi yerine düzeninin savunulmasına ve toplumsal değişme yerine toplumsal istikrara doğru bir kayış olduğu görülmektedir.

Şimdi bu karşılaştırmayı maddeler halinde özetleyelim;

1. Aydınlanma düşünürleri bireyi vurgularken, tepki gösterenlerin temel sosyolojik ilgisi toplum olmuştur. Toplum sadece bireylerin toplamı olarak ele alınmamakta, geçmişte kökleri olan ve kendi gelişme kanunları olan bir bütünlük olarak ele alınmaktadır.

2. Toplum incelemelerin temel birimidir, bu bireyden daha önemli olduğu anlamına gelmektedir. Diğer bir deyişle birey toplum sayesinde vardır, bu noktada sosyalleşme süreçleri etkili olmaktadır.

3. Birey toplum içinde en temel unsur olarak görülmez. Çünkü toplum genel olarak kurumlar, yapılar, statüler ve roller gibi unsurlardan oluşmuştur.

4. Toplumu oluşturan unsurlar birbirleriyle ilişkili ve karşılıklı bağımlılıkları temelinde ele alınır. Buradan bu karşılıklı ilişki ve bağımlılık içinde olan unsurlardan birinde meydana gelen bir değişiklik diğer parçaları ve sonuçta ise toplumun bütününü etkilemektedir. O zaman toplumda yapılacak değişiklikler özen ve itina ile yapılmalıdır.

5. Toplumdaki değişme sadece toplum ve onu oluşturan unsurlar açısından değil toplum içindeki birey açısından da tehlikeli görülmektedir. Çünkü toplumdaki kurumlar bireylerin toplumsal ihtiyaçlarına yöneliktir, o zaman bunlarda meydana gelen bir değişmeden birey sıkıntı çekecek, buradan ise toplumsal düzensizliğe yol açmış olacaktır.

6. Toplumdaki daha küçük birimler; aile, komşuluk,din, mesleki gruplar toplum ve birey açısından oldukça gereklidir. Çünkü bu birimler modern toplumlarda yaşayan insanların yüzyüze samimi bağlar kurmasına imkan tanımaktadır.

7. Endüstrileşme, şehirleşme ve bürokrasi gibi o dönemde yeni yeni filizlenen olgular düzeni bozucu olarak ele alınmaktadır.

8. Toplumdaki bu değişimler daha rasyonel bir topluma gidişi sağlamaktadır ancak ibadet, ayin gibi irrasyonel unsurlar da önemini korumaktadır.

9. Son olarak ise toplumda o dönemde var olan hiyerarşik yapının korunmasını istemişlerdir.

Bu önermeler Aydınlanma’ya tepki olarak ortaya çıkan Fransız sosyolojisinin gelişmesinin entelektüel temeli olarak ele alınmalıdır. İlk sosyoloji düşünürleri bu düşünce temelleri yanında Aydınlanma’nın diğer düşünsel kaynağını oluşturan bilimsel yöntemin kullanılması düşüncesinden de etkilenmişlerdir.

2)- Politik Devrimler

Aydınlanma düşüncesinin daha doğrusu anlatımını aydınlanma düşüncesinde bulan gelişmelerin yarattığı Fransız Devrimi, dünya tarihinin en önemli birkaç olayından birisidir. Rönesansla birlikte gelişmeye başlayan birey hakları ve bunu özel bir anlatımı olan özgürlük kavramı 18. Yüzyılda insan yaşamının temel kavramlarından biri durumuna gelmiştir. Birey haklarının ya da daha genel bir söyleyişle insan haklarının birinci planda konu edilmesi doğal olarak demokrasi inancının gelişmesine, buna bağlı olarak da yasa düzeni kurma eğilimlerinin gelişmesine yol açmıştır. Böylece mutlak yöneticiyi kurtarıcı olarak gören Rönesans dönemi ve 18. Yüzyıl insanıyla mutlak yöneticiyi despot sayan yeni insan tipi arasında büyük ayrılıklar ortaya çıkmış olmaktadır.

Fransa’da en belirgin anlamının Rousseau’da görüldüğü demokrasi bilinci yavaş yavaş Fransız Devrimi’nin hazırlamıştır. O dönem Fransa’nın durumuna bakıldığında ise mutlak yönetim anlayışının hiçbir yasa ya da denetim olmadan uygulanmakta olduğu, insanlar arasındaki ayrıcalıkların büyük farklılıklar yaratmakta olduğu, yönetimin ise gizlilik içinde ve adaletsiz bir uygulama yaptığı görülmektedir. 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi ise mutlak yönetim fikri ile çelişmekte olup insanın hukuk açısından özgür ve eşit doğduğu ve özgür ve eşit kalacağını, her siyasal yönetimin insanların özgürlük, mülkiyet, güvenlik gibi en temel haklarını korumakla yükümlü olduğunu, , özgürlüğün ise başkasına zarar vermeden herşeyi yapabilme olduğu düşüncelerini içermektedir. Böyle bir ortamda beliren Fransız Devrimi ve onu takip eden diğerleri sosyoloji teorilerinin ortay çıkmasında etkili olmuştur. Bu devrimlerin etkileri toplumlar üstünde şaşırtıcı büyüklükte olmuştur ancak sosyolojinin öncü teorisyenleri genellikle Fransız Devrimi’nin olumsuz sonuçları üzerine durmuşlardır. Bu düşünürler, özellikle Fransa’da toplumsal değişimler sonunda ortaya çıkan düzensiz ve karışık ortamdan rahatsızlık duymuşlardır. Bu düşünürlerin birleştikleri ortak nokta ise, toplum düzenini yeniden yapılandırmak olmuştur. Bazıları eski toplum düzenine dönmeyi amaçlarken diğer bazıları ise toplumsal değişimleri geri dönüşümleri imkansız olarak ele alıp değişiklikler doğrultusunda biçimlendirmek istemişlerdir. Bu bakış açısı ile 17. Ve 18. Yüzyıl politik devrimleri ile değişen toplum düzeninin yeni temellerini aramaya yönelmişlerdir. Bu bakış açısı birçok sosyolojik teorilerin temel ilgi alanı olmuştur.

3)- Sanayi Devrimi ve Kapitalizm

Sosyoloji teorilerinin ortaya çıkması ve ilgi alanlarını belirleyen diğer bir toplumsal olgu, özellikle 19. Yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın başlangıcında birçok batı toplumunu etkileyen Sanayi Devrimi’dir. Sanayi Devrimi değişimi ortaya çıkaran tek neden olarak ele alınmamalıdır. Sanayi Devrimi ile geniş tarımsal ekonomik yapıdan karşı konulması güç bir etki ile endüstriyel üretim sistemine geçilmiştir. Birçok insan kendi çiftliğini ve tarımsal alandaki işini bırakıp endüstriyel işlerin yapıldığı fabrikalarda çalışmaya başlamıştır. Fabrikalar ise teknolojik gelişmelerin etkisiyle, organizasyon yapılarından üretim tekniklerine kadar çok kapsamlı değişimlerin ortaya çıkmasına imkan hazırlamışlardır. Bu büyük organizasyonların yapılarına uygun olarak ve ihtiyaçlarını karşılamak üzere bürokratik sistemler ortaya çıkmıştır ve bütün olarak bakıldığında ise kapitalist ekonomik sistem mevcut olmuştur. Bu ekonomik düzen içindeki işleyiş birçok endüstriyel ürünün alış ve satışına imkan sağlayan serbest pazar düşüncesi ile olmaktadır. Yine bu sistem içinde çoğunluğun düşük ücretle ve uzun saatler çalışmasına karşılık daha az sayıda insanın daha fazla ücret alır durumda olması endüstriyel sistem ve kapitalizmin işleyişine yönelik olarak karşı düşüncelerinde örneğin sosyalizm gibi ortaya çıkmasının nedeni olmuştur. Sosyalizm de sosyoloji teorilerini doğrudan ya da dolaylı olarak etkilemiş olan bir düşünce akımı olmuştur.

4)-Şehirleşme

Sanayi Devrimi’nin bir sonucu olarak birçok insan 19.yüzyıl sonu ve 20. Yüzyıl başlarında kırsal kesimlerden şehirlere taşınıştır. Yine endüstriyel sisteme bağlı olarak çok çeşitli meslekler ortaya çıkmıştır. Ancak bu gelişmeler beraberinde kırsal kesimden şehire yerleşmek için gelenler açısından şehir yaşantısına uyum sağlama sorununu da beraberinde getirmiştir. Yine bu arada şehirlerin kalabalıklaşması, gürültü, kirlilik, trafik ve benzer sorunlar şehir içinde yaşayanların yaşamlarını olumsuz yönde etkilemeye başlamıştır. Şehir hayatı ve ondan kaynaklanan sorunlar çağdaş sosyoloji teorileri içinde pek çok sosyoloğun ilgi alanı olmuştur. Ameikan sosyolojisi içinde gelişen Chicago Okulu bu duruma örnek olarak verilebilmektedir.

SOSYOLOJİ TARİHİ 1[2] – Yrd.Doç.Dr.Suna TEKEL

Filed under: Ders Notları,Sosyoloji — kivanc @ 20:39

SOSYOLOJİ TARİHİ-1 BÖLÜM 2 GÜZ DÖNEMİ 2002Yrd. Doç.Dr.Suna TEKEL

http://web.inonu.edu.tr/~stekel/sostar12.htm
MONTESQUIEU (1689-1755)

Montesquıeu’nün düşüncelerini incelemeye başlamadan önce özgeçmişine kısa bir bakış ile düşünürü daha iyi tanımak mümkün olabilecektir:

· 1689 18 Ocak. Charles-Louis de Secondat Bordeaux kenti yakınındaki de la Bredè’de doğmuştur.

· 1700-1705 Juilly’de ortaöğrenimini tamamlamıştır.

· 1708-1709 Paris’te hukuk eğitimine başlamıştır.

· 1714 Bordeaux parlamentosunda meclis üyesi olmuştur.

· 1715 Jeanne de Lartigue ile evlenmiştir.

· 1716 Bordeaux Bilimler akademisine seçilmiştir. Amcası Bordeaux mahkemesi başkanlığını ve bütün malını Montesquıeu’ya bırakmıştır.

· 1717-1721 Bilime olan ilgisi artmış, fizik, jeoloji ve fizyolojiye ilişkin yazılar yazmıştır.

· 1721 “Acem Mektupları (Persian Letters)” adlı eseri imzasız olarak yayımlanmış ve büyük ilgi görmüştür.

· 1725 Mahkeme Başkanlığı’nı bırakarak Paris’e dönmüştür.

· 1728 Fransız Akademisine seçilmiştir ve Almanya, Avusturya, İsviçre, İtalya, Hollanda ve İngiltere’ye yolculuklar yapmıştır.

· 1729-1730 İngiltere’de kalmıştır. Londra Kraliyet Akademisi’ne seçilmiştir.

· 1734 İkinci kitabı olan “Romalıların Büyüklük ve Çöküşleri Üzerine” (Consideration sur les causes de la gradeur et de la decadence de Romains) ‘yi yayımlamıştır.

· 1748 “Kanunların Ruhu Üzerine (Spirit of the Laws)” adlı eserini Cenevre’de yazar adı olmaksızın yayımlamıştır.

· 1755 10 Şubat. Paris’te ölmüştür.

Montesquıeu, Fransa’da genel olarak Sosyolojinin öncüsü olarak düşünülmektedir. Sosyolojinin adını bulan Auguste Comte’dur ancak toplumun bilimsel olarak incelenmesi düşüncesi Montesquıeu’nün çalışmalarında görülebilmektedir. Düşünce tarihçileri, Montesquıeu’yu romancı bir yazar, bir hukukçu ve siyaset felsefesi olarak değerlendirmişlerdir. Ancak eserleri arasında yer alan “Kanunların Ruhu Üzerine” adlı eseri merkezi bir yer tutmaktadır. Çünkü bu eserinde yapmak istediği tarihi anlaşılır kılmak, tarihsel veriyi anlamaktır. Tarihsel veri ona geleneklerin, göreneklerin, düşüncelerin, yasaların, kurumların sonsuz çeşitliliği içinde görülmektedir. Araştırmanın hareket noktası tamamen tutarsız görülen bu çeşitliliktir. Araştırmanın amacı ise, tutarsız çeşitliliğin nedenlerini bulmaktır. Burada Montesquıeu tıpkı Max Weber gibi tutarsız veriden anlaşılır düzene geçmek istemektedir. Böylelikle insan toplumlarının açıklanmasında doğaüstü olanı devreden çıkarmış ve toplumsal olguların incelenmesinde karşılaştırmalı yöntemi geliştirmiştir. İşte bu yöntem anlayışı onun sosyolojinin öncülü olmasını sağlamıştır.

Montesquıeu Ortaçağ düşüncesinden farklı olarak toplumdaki düzenliliklere daha modern bir düşünce ile yaklaşmıştır. Toplumda sosyal ve tarihsel gelişmenin kanunlarını ortaya çıkarmak içinolguları incelemiştir. Montesquıeu “Kanunların Ruhu Üzerine” adlı eserinin önsözünde şöyle demiştir;” önce insanları inceledim ve yasaların geleneklerin sonsuz çeşitliliği içinde sadece kendi keyif ve isteklerine göre yönetilmediklerini anladım.” Bu sözlerde de anlaşıldığı gibi Montesquıeu toplumların işleyişinde belli düzenlilikler olduğunu görmektedir. Bu bağlamda Montesquıeu’nün Francis Bacon’ın doğanın işleyişinin yasalara bağlı olması anlayışından toplumların da işleyişinde yasaların olması gerektiği anlayışına geldiğini söylemekle konuya açıklık getirmemiz mümkün olabilir. Montesquıeu yukarıda bahsettiğimiz gözlemlerinin ardından ilkeler formüle ettiğini, daha sonra teke tek bireysel durumların bu ilkelere uygunluk gösterdiğini, tüm ulusların tarihlerinin bu ilkelerin bir sonucu olduğunu ve her bir özel kanunun diğerine veya daha genel bir başka kanuna bağlı olduğunu ileri sürmüştür. Özel olgular ise genel biçim ve eğilimleri anlaması için araç olmaktadırlar.

Montesquıeu sosyal biçimler kavramını ortaya çıkarmakla bugün ideal tip olarak adlandırdığımız biçimlerin kurucusu olmaktadır. Temel eseri olan “Kanunların Ruhu” ve diğer yazılarında politik ve sosyolojik tipler temelinde analizler bulunmaktadır. İdeal-tip karmaşık olan olguların anlaşılması için zihinsel bir araç olmaktadır.

Montesquıeu hükümet tiplerini şöyle belirlemiştir; Cumhuriyet, Monarşi ve Despotizm. Montesquıeu’ye göre bu tipler rastlantı sonucu ortaya çıkmış değillerdir; bunun yerine belirli toplumsal yapı özelliklerinin etkileri ile ortaya çıkmaktadırlar. Bu yapılar sadece politik ve sosyal fenomenleri ve sadece olguları incelediğimizde ortaya çıkmamaktadırlar. Çünkü bunların çok karmaşık ve çeşitli oldukları görülmektedir. Bu nedenle Montesquıeu ideal tip biçimlerini oluşturmak suretiyle birçok Cumhuriyet örneğinden Cumhuriyet hükümet biçimi tiplemesine, sayısız Monarşi örneği içinden Monarşi hükümet biçimi tiplemesine ulaşmayı amaçlamıştır. Peki bu tiplerin ardında yatan ilkeler nelerdir? Diğer bir deyişle bu tiplerin ortaya çıkmasına temel teşkil eden tipler nelerdir? Montesquıeu bunu Cumhuriyet’in erdeme (yasalara ve topluma bağlılık anlamında), monarşinin onura ve despotizminde korkuya dayandığı şeklinde açıklık getirmektedir.

Bu aşamada ideal tiplerin şu özellikleri tekrar vurgulanmalıdır ki; belirlenen bu tiplerin ideal anlamdaki niteliklerine tam anlamıyla uyacak gerçek hayatta bir hükümet biçimi bulunmamaktadır, ancak bu tipleri oluşturmanın amacı ise gerçek hayattaki biçimleri incelememize olanak sağlamakta oluşlarıdır.

Montesquıeu toplumdaki kurumları da birbirine bağımlı ve birinin diğeriyle karşılıklı ilişki içinde olduğunu ancak bütüne oluşturan toplumsal unsurlar ile bir bütünlük içinde bulunduğunu ileri sürmektedir. Bunu şöyle açıklamak mümkündür; eğitim , adalet,evlilik biçimleri ve aile, politik kurumlar toplum içinde sadece birbirleriyle karşılıklı etki içinde olmayıp bu kurumları belirleyen özellikler devletin temel biçimine de bağlı olarak ortaya çıkmaktadır.

Buna göre Montesquıeu’da sosyal süreçler ve insanların kaderi rastlantılarla belirlenmemektedir. Örneğin Roma Medeniyeti üzerine çalışmasında fiziksel nedenler kadar kültürel nedenlerin de otorite sistemlerinin hatta medeniyetlerin yükselme, gelişme ve düşüşlerini nasıl etkilediğini göstermektedir. Montesquıeu iklim, toprak ve benzeri fiziksel şartların önemine dikkat etmesine rağmen o bunları sınırlayıcı unsurlar olarak değerlendirmektedir ve hükümet biçimlerini yasaları belirleyen sosyokültürel değişkenleri esas belirleyici olarak ele almaktadır.

Montesquıeu, geçmişte ve çağdaş toplumlarda kurumların çeşitliliğini belirleyen nedenlerin deneysel incelemesini yaptığında evrensel olarak var olan tek bir hükümet biçiminin olmadığını görmüştür. Bu nedenle politik kurumların ortaya çıktıkları toplumların özelliklerine uyum sağlaması gerektiğini ileri sürmüştür. Montesquıeu’yü çağdaşlarından tüm insanlar ve tüm toplumlar için evrensel olarak uygulanabilir yasalar yapılamayacağını ileri süren düşünceleri ile ayrılmaktadır.

Montesquıeu, yaşamı boyunca diğer ülke ve kültürleri merak etmiştir. Onun toplumlar ve kültürlere yönelik karşılaştırmalı yaklaşımında diğer incelemeleri yanı sıra seyahatlerinin de etkisi olduğu söylenebilir. Avrupa dışına hiç seyahat etmemiş olmasına rağmen, Avrupa ülkelerinden Almanya, Avusturya, İtalya, Hollanda’yı ziyaret etmiş, İngiltere’de iki yıl kalmıştır. İngiltere seyahati ona güçler ayrımı ilkesine dayanan yönetim anlayışını inceleme fırsatı sağlamıştır. Yine yabancı kültürlere olan ilgisi, hayal gücünü de kullanarak yazdığı “Acem Mektupları” adlı eserinde de göze çarpmaktadır. Bu eserinde iki İranlı gezgin kendi ülkelerindeki arkadaşlarına Fransız kurumları hakkındaki düşüncelerini aktarmaktadırlar. Böylelikle Montesquıeu kendi toplumunu başka birinin gözüyle nesnel olarak anlatarak karşılaştırma metodunu kullanmış olmaktadır. Böylelikle de insanların içinde yaşadığı toplumun kurumsal yapılarının göreceliğini ve çeşitliliğini ifade etmek istemiştir. Sosyoloji açısından önemi de burada yatmaktadır; hem karşılaştırmalı bir toplumsal inceleme, hem toplumun nesnel dışarıdan farklı bir bakış açısından anlatılmak istenmesi, hem de toplumsal yapıların farklılığını vurgulamış olmasıdır.

Montesquıeu’nün eserleri çağdaşlarının oldukça ilgisinin görmüştür. Bunun nedeni ise o döneme göre yeni sorular sorması, bunları yanıtlamada yeni varsayımlar uygulaması ve bütün bunlar yaparken de objektif bir tavır sergilemiş olmakla orijinal bir çalışma yapmasıdır.

Romalıların Büyüklük ve Çöküşleri Üzerine adlı eserinde de yenilikçidir, çünkü Roma toplumu ve kurumlarını sadece tasvir etmekle kalmamış, Roma medeniyetinin gelişme, yükselme ve düşüşüne ilişkin olarak bir teoride geliştirmiştir. Romalıların kurumlarını birbiriyle karşılıklı bağımlı ve ilişkili olmaları açısından incelemiştir. Romanın zafer ve fetihlerini belirli sosyal ve politik şartların etkisi açısından açıklamıştır. Onların bu başarısı ise, politik yapıda değişiklik yapmak gerektiğinde bunun sonuçlarının kaçınılmaz olarak toplumu düşüşe oradan da çöküşe götürmesinin sebebi olduğunu ileri sürmüştür. Romalılar bilindiği gibi Cumhuriyet hükümet biçiminden Monarşi’ye , ademi merkeziyetçi bir yapıdan merkeziyetçi bir yönetim geçmişlerdir. Sonuçtaki çöküş ise Montesquıeu’ye göre başlangıçta başarıyı getiren koşulların sonradan yok edilerek toplum yapısının değiştirilmesi olduğunu ileri sürmüştür.

MONTESQUIEU’DE TOPLUM SINIFLAMASI

Montesquıeu’de hükümet biçimlerinin cumhuriyet (aristokrasi ve demokrasi dahil), monarşi despotizm olarak ifade edilmesinde Aristoteles’de olduğu gibi sadece bir politik sistemi anlatmamaktadır, tüm toplumun yapısını da içine alarak bir sınıflama yapılmaktadır. Bu tipler Montesquıeu’de a priori olarak yani sadece düşüncede belirmemiş, gözlem ve incelemeler sonunda ortaya çıkmıştır. Onun bir çok toplumu incelemesi, tarihten ve gezginlerin açıklamaları ve kendi gezileri sınıflaması için deneysel materyal /malzeme olmuştur. Örneğin Montesquıeu Cumhuriyetten bahsettiğinde Yunan ve İtalyan site devletlerini yani Atina, Sparta ve Roma’yı kastetmektedir. Burada politik sistem ve diğer sosyal ve sosyal olmayan şartlar arasındaki bağıntı gösterilmektedir. Monarşi’den bahsedildiğinde ise, modern Avrupa’nın geniş devletleri örnek alınmıştır. Eski devirlerde de krallar vardır ama o dönemdeki yapı Montesquıeu için farklılık göstermektedir. Despotizm biçimi de birçok dönem ve toplumlarda diğer politik biçimlerinin bozulmasından ortaya çıkmıştır. Buna rağmen despotizm en normal biçimini doğuda bulmuştur. Böylelikle Montesquıeu, hükümet tiplerini belirlerken sadece hükümet biçimlerini göz önüne almamış bu durumun diğer şartlarla da karşılıklı ilişki içinde olduğunu anlatmak istemiştir. Bu şartlar içinde en belirgin olanı da o toplumun nüfus yapısı olmaktadır. Bunu şöyle anlatabiliriz:

Cumhuriyet biçimi, kasaba ve şehirlerde, en mükemmel olarak da nüfusu az olan yerleşim biçimlerinde görülmektedir. O toplumun nüfusu belirli bir düzeyde artınca da Cumhuriyet biçimi çökmekte. Despotik devlet anlayışı daha geniş toplumlarda (nüfusu fazla ve sınırları geniş) ortaya çıkmaktadır. Monarşi ise bu ikisinin arada bir yeredir. Nüfusu ve toprak genişliği Cumhuriyetten fazla ama despotizmden az olan yerlerde görülmektedir. Burada önemli olan bir diğer etki ise sosyal biçimlerin sosyal yapılara göre farklılaşmış olmadır. Cumhuriyet de tüm vatandaşlar eşit ve hatta birbirine benzerdir. Bu durum özellikle Montesquıeu’nün cumhuriyet içinde değerlendirdiği demokrasi içinde böyledir. Bir çeşit sosyal homojenlik vardır. Burada dayanışma vardır ve cumhuriyetin gücünü sarsacağı düşünülen servet ve zenginliğin kişiler elinde aşırı olarak artmasına sınırlama getirilmektedir. Demokraside genel refaha önem verilmektedir, böylelikle demokrasi göreli olarak daha küçük, eşitlikçi, benzerlik ve dayanışma ile karakterize edilebilmektedir. Bu durumun bozulmasında ise, demokrasinin itibarı düşerek aristokrasiye dönüşmektedir.

Monarşide sosyal sınıflar ortaya çıkmıştır; çiftçilik, ticaret, endüstri ve gittikçe artan karmaşık bir iş bölümü vardır bu ise genelde karmaşık bir tabakalaşma sistemi ortaya çıkarmaktadır. Monarşide görülen bu farklılaşmada sınıflar sadece monarkın gücünün sınırlamakla kalmaz, birbirlerinin gücünün de kontrol etmekte ve sınırlamaktadırlar. Her bir sınıf diğerinin daha güçlü olmasını engellemekte ama kendilerine ait çıkarların korunmasında daha ılımlı davranmaktadırlar. Monarşi, yapısal olarak karmaşık ,çeşitli derecelerde refah, güç, ve prestij, kişisel ilgi, sınıfsal ilginin olması nedeni ile toplum içinde kuvvetli güçleri ortaya çıkarmaktadır. Bireyler ve gruplar kişisel çıkarları uğruna toplumun genel refahını göz ardı etmektedirler.

Üçüncü tip olan despotizmde ise ya toplumun tüm düzeni sağlayan unsurları çok zayıflamıştır ve zorbaya karşı organize olmuş bir direnç gösterememektedirler ya da rejim demokrasi olmuştur ama, yasa koyucu kölelik şartlarında eşitlik uygulamaktadır.

Görülmektedir ki Montesquıeu hükümet biçimlerini sınıflarken sadece biçimleri birbirinden ayırmakla kalmamış aynı zamanda toplumun nüfusu açısından ve toplumsal yapısı açısından nasıl bu hükümet biçimleri ile uyumlu olduğunu göstermek istemiştir. Montesquıeu’nün toplumlar arası farklılık ve benzerlikleri dikkate alarak oluşturduğu sınıflama mantığı günümüzde de geçerliliğini sürdürmektedir. Ekonomik ve sosyal grupların karmaşıklığının artması, toplumsal tabakaların ortaya çıkması ve benzeri değişmeler politik yapıdaki değişimleri etkilemektedir. Cumhuriyetin var olduğu küçük bir toplumda özel mülkiyet hakkı az gelişmiştir, burada mantıksal olarak yüksek oranda bir dayanışma ortaya çıkmaktadır. Modern toplumda ise, karmaşık işbölümü, sınıflar ve özel çıkar gruplarının ortaya çıktığı bu toplum yapısında ise dayanışmanın daha az olduğu görülmektedir. Montesquıeu’ye gör toplumsal dayanışma modern toplumlarda farklı kaynaklara dayanarak ortaya çıkmaktadır. Burada dayanışma eşitlik ve benzerliğe bağlı olarak değil ancak birey ve grupları birbirine bağımlı yapan iş bölümüne dayalı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yaklaşımın daha sonradan Durkeim tarafından sınıflamasının yapılarak toplumsal dayanışma tiplerine bağlı olarak toplum tiplerinin belirlendiğini görmekteyiz.

Montesquıeu hükümet tiplerine bağlı olarak belirlediği toplum tiplerine bir dördüncüsünü de eklemiştir. Bu dördüncü tip, Montesquıeu’nün toplum tiplerini sınıflarken yararlandığı Aristo’dan farklılık göstermektedir. Böylelikle Bu tip Montesquıeu’nün orjinal katkısı olmuştur. Bu dördüncü tip, avcılık ve hayvan yetiştiriciliği yapan toplumları kapsamaktadır. Tipik olarak az bir nüfusu olan bu tipte insanlar ortak bir alanda yaşamaktadırlar. Yönetim yasalarla değil kuşaklarla aktarılan geleneklerle düzenlenmektedir. Montesquıeu bu tipi kendi içinde iki alt tipe ayırmıştır; Vahşiler ve Barbarlar. Vahşiler genellikle avcılık yapmaktadırlar, küçük, göreli olarak yerleşik olmayan gruplardır. Barbarlar ise, hayvan yetiştirme ile uğraşmaktadırlar ve göreli olarak yerleşik bir hayat sürdürmektedirler. Bu ayrımlar bugün geleneksel yapıda olan toplumların farklılıklarını belirtmek için kullanılmaktadır.

MONTESQUIEU’DE YASA KAVRAMI

Montesquıeu’nün düşüncelerinin orjinalliği iki alanda ortaya çıkmaktadır; toplumları tiplemeler şeklinde sınıflandırmak suretiyle tüm önemli yönlerini karşılaştırmıştır. İkincisi ise, yasaları incelemiştirki bunları nesnelerin doğasından ortaya çıkan zorunlu ilişkiler bağlamında ele almıştır. Doğada olduğu gibi toplumda da toplumun işleyişini açıklayan yasalar bulunabilir düşüncesinden hareketle, toplumsal alanda yasaların toplum tiplerini bağlı olarak ortaya çıktığını ileri sürmüştür. Böylelikle cumhuriyetin kanunları monarşiden ayrılmaktadır. Toplum biçimleri daha öncede belirttiğimiz gibi bazı şartlara bağlıdır, bunlardan en önemlisi ise toplumun nüfusudur. Cumhuriyetin az bir nüfusu ve göreli olarak dar bir sınırı vardır. Topluluğun işleri her bir vatandaş tarafından bilinmektedir, toplumsal refah düzeyindeki farklılıklar ya azdır ya da hiç yoktur, yani toplumsal şartlar aşağı yukarı her vatandaş için aynıdır. Hatta topluluğun lideri de sınırlı bir otoriteye sahiptir, eşitler arasında birinci gibi görülür. Ancak toplumun nüfusu arttığında ise, coğrafi sınırlar genişlemiştir, toplumun tüm görünümleri de buna bağlı olarak değişmektedir. Birey artık tüm toplumda olup biteni değil de sadece kendi sınıf ve grubunda olup bitenleri algılayabilmektedir. Artan tabakalaşma farklı bakış açılarını ortaya çıkarmaktadır, özel mülkiyete sahip olmakla ortaya çıkan farklılıklar, politik güce sahip olma bakımından büyük eşitsizlikler ortaya çıkarmaktadır. Artık bu toplum tipinde lider herkesin üstünde duran kişi olmaktadır. Böyle değişiklikler olduğu zaman ise Montesquıeu cumhuriyetten monarşiye geçildiğini değişmenin böyle devam etmesi halinde ise despotizme gidileceğini ileri sürmüştür. Bu aşamada ise gerekli olan sadece kitlelerin kontrol edilmesidir . Montesquıeu böylelikle toplum yapısının toplumdaki demografik ve sosyal değişkenlerle belirlendiğini ortaya koymaktadır. Toplumun nüfusunun artması ve coğrafi sınırların genişlemesi anahtar değişkenler olmaktadır ve toplumun tüm görünümlerini değiştirme gücündedir . Örneğin iş bölümü ve özel mülkiyetin artması cumhuriyetten monarşiye geçmekle birlikte olmaktadır, çünkü karşılıklı bağımlılık içindedirler.

Montesquıeu’nün teorisi hakkındaki geleneksel yorumlar, onun sosyal değişkenlere nazaran diğerlerine yani; coğrafya, topografya,iklim, denize yakınlık ve benzeri olan değişkenlere daha fazla ağırlık verdiğini iddia etmektedir, oysa Montesquıeu bu faktörleri toplumun yapısına etki eden sınırlayıcı faktörler olarak ele almıştır. Bunlar ayırd edici özelliklerdir, olmaları ya da olmamaları toplumu belli yönlere götürmektedir. Daha önce de bahsettiğimiz gibi bu faktörler Montesquıeu’de sosyal faktörlere nazaran daha az önem taşımaktadırlar.

Montesquıeu’de görülen sosyolojik yaklaşımın bir diğeri ise toplumun tüm kurumlarını ele alıp gelenek ve yasaların analizi yapmaktır. Gelenekler, var olan toplumsal durumdan kendiliğinden oratay çıkarken yasalar ise yasa koyucu tarafından resmi bir biçimde uygulamaya konulmaktadır. Yasalar; açık açık belirlenmiş ve devlet tarafından onaylanmış buyruklar iken gelenekler ise bir yasa tarafından uygulanması zorunlu kılınmayan, saygı gösterilmemesi halinde ise verilecek cezaların yasalar ile öngörülmemiş olduğu olumlu ya da olumsuz buyruklardır. Diğer bir deyişle yasalar vatandaşların, gelenekler ise insanların davranışlarını düzenlemektedir.

Montesquıeu’de üzerinde duracağımız bir konu onun ulusun genel düşüncesi olarak tasvir ettiği kavramdır. Ulusların genel düşüncesi/esprit; belirli bir coğrafyanın ve tarihin yarattığı bir topluluğun varoluş, davranış, düşünüş ve hissediş biçimidir. İnsanları pek çok şey yönetmektedir; iklim, din, yasalar, yönetim biçimi, geçmişten alınan dersler, ahlak kuralları gibi. işte bütün bunların sonucu olarak genel bir anlayış ortaya çıkmaktadır.

Montesquıeu’nün düşünceleri günümüz sosyolojisinin öncülü olması nedeni ile önemli görülmektedir. Ancak toplumda değişim konusuna hiç değinmemiş olması ile, yine toplumsal tiplerini belirlemekte kullandığı toplumsal yapıların sadece yaşadığı dönemi kapsaması nedeni ile, eş zamanlı konuları incelemiş olması ile eleştirilmiştir.

SOSYOLOJİ TARİHİ 1[1] – Yrd.Doç.Dr.Suna TEKEL

Filed under: Ders Notları,Sosyoloji — kivanc @ 20:37

SOSYOLOJİ TARİHİ 1- BÖLÜM 1 GÜZ DÖNEMİ 2002
Yrd.Doç.Dr.Suna TEKEL

http://web.inonu.edu.tr/~stekel/sostar11.htm

Sosyoloji Tarihi’ne öncelikle bu kavramları tanımlamakla başlayabiliriz: Sosyoloji, kelime olarak toplumbilim anlamına gelmektedir. O halde ilkönce toplum ve bilim kavramlarını inceleyelim: Toplum; öncelikle kendini korumak ve varlığını sürdürmek olmak üzere birçok temel çıkarını gerçekleştirmek için işbirliği yapan insanlardan oluşan, göreli bir sürekliliği olan, genellikle belli bir coğrafyasal yeri ve ortak kültürü bulunan çok ya da az ölçüde kurumlaşmış bir karmaşık ilişkiler bütünüdür. Bilim ise; güvenilir ve görgül gözlemlerle desteklenen genel bir önermeler ya da yasalar istemi içinde örgütlenen bir bilgi türüdür. Mantıksal çözümleme ve sistemli bir gözlemi içeren yöntemi vardır. Bunun ön koşulu ise, nesnellik yani araştırmacının kendi değer ve inançlarının farkında olması ve bunları gözlem ve değerlendirmelerine karıştırmamış olmasıdır.

Buradan sosyolojiyi tanımlamaya geçebiliriz; Sosyoloji, toplumsal yaşamı nesnel olarak inceleyen, insan davranışlarını belirleyen toplumsal çevrenin öğelerini (yapı), bu öğelerin ilişkilerini (örgütlenme), toplumsal çevrenin oluşumundaki, işleyişindeki ve değişimindeki düzenlilikleri (kalıplar ve süreçler) bir bütünsellik içinde açıklamayı amaçlayan bir bilimdi. Her bilimde olduğu gibi toplum bilim de inceleme alanını oluşturan olgular konusunda genellemelere yasalara ulaşmaya çalışır. Bu ise toplumun gelişigüzel biraraya gelmiş insanların oluşturduğu bir yığıntı değil de belli düzenlilikler, kalıplar içinde işleyen bir yapı olduğu öncülüne dayanmaktadır.

Sosyoloji ile ilgili bu bilgilerden sonra şimdi de tarihi tanımlayabiliriz; tarih, olayların oluş sırasını saptamaya onlara yol açan koşulları ve nedenleri belirlemeye başka hangi olaylarla ilgili olduklarını göstermeye çalışır.

Buradan sosyoloji tarihi dersinde izleyeceğimiz yolu açıklamak daha kolay olacaktır; bu derste sosyoloji tanımına uygun olarak gelişen düşünce sistemlerini, bunlarla ilgili olan düşünürleri, içinde bulundukları koşulları ve sosyoloji bilimine yaptıkları katkıları açısından inceleyeceğiz.

Toplum yapısının ve işleyişinin doğaötesi/ metafizik düşüncelerden arınmış olarak, nesnel bir şekilde incelenmesi gerektiği ve bunun olanaklı olduğu anlayışı oldukça yakın bir zamanın ürünüdür. İlk olarak 19. Yüzyılın ikinci yarısına doğru Batı Avrupa’nın sanayileşen toplumlarında ortaya çıkmıştır.

Tarihsel süreç incelendiğinde, toplumsal olaylar üstüne düşüncede en belirgin ilerlemelerin, olayların alışılmış çizgilerini ve geleneksel çözüm yollarını aşmasıyla meydana gelen bunalım dönemlerinde ya da ortaya çıkan bir bunalım dolayısıyla olduğu görülmektedir. Önceden akla gelmeyen durumlar, bir yaratma, düşünme ve uyarlama çabası göstermeye zorlamaktadır. Bu koşulların ilk kez antik Yunan’da Peleponnez savaşının sebep olduğu karışıklık döneminde ortaya çıkmıştır. Toplumsal alanda bilimsel yöntemin temelini oluşturan yani gözlem verilerine, karşılaştırma ve eleştiriye dayanan düşüncenin Sofistlerle başladığı görülmektedir. Sofistler, efsaneleri, mitler yani alışılmış açıklamaları bir yana bırakarak, insan kişiliğine saygı temeline dayanan bir doğal hukuk araştırması yaparlar. M.Ö. 6.yüzyıla kadar Yunanlılar toplumsal doğa ve toplum olaylarının açıklamasını Tanrıların iradelerine bağlayarak mitolojik bir biçimde yapmışlardır. Ancak daha sonra evreni hangi güçlerin yönettiği değil de olayların nasıl cereyan ettiği önemli olunca mitolojiden felsefeye geçilmiştir.

Eğer toplum Tanrıların iradesinden bağımsızsa toplumsal yaşam neye dayanmaktadır? Sofistler bunu insan doğasının değişmezliği ile anlatmak isterler. İnsanın toplumdan topluma değişen görüntüsünün altında özü yatmaktadır; bu da otorite/iktidar ve çıkar hırsıdır. Toplumda yasalar egemen gibi görülse de toplumu belirleyen aslında insan doğasının değişmez gerçekleridir, yani hırs, tutku ve çıkarlar. Sofistler demokrasinin olduğu o dönemde öğrencilerine , siyaset ve diğer insanları etkilemek üzere güzel konuşma dersleri veriyorlardı.

PLATON (429-347)

Platon’un Cumhuriyet adlı eserinde onun toplumsal felsefi sistemine ilişkin düşünceleri yer almaktadır. Burada Platon, yaşadığı dönemdeki karışık ortamın düzeltilmesi için öneriler ileri sürmüştür. O’na göre karışıklıkların düzelmesi ancak eski Yunan Site devleti anlayışına geçmekle mümkün olacaktır. Bu ise katı bir aristokratik yapı ve askeri düzeni ön görmektedir. Böylelikle Platon olması gereken anlamında toplumda uyulması gereken bir takım kurallar ortaya çıkarmıştır.

Ekonomik ve siyasal dengede meydana gelebilecek her türlü bozulmayı önlemenin yolu nüfus artışını durdurmaktır. Bu düzenlemeyi aile içine kadar götürerek, gerektiğinde yöneticilerin evlenenlerin sayısını belirlemesini bile ister.

Platon’un toplumsal düşünceleri onun ruhbilim anlayışına dayanmaktadır. Platon’a göre insan ruhunda 3 öğe bulunmaktadır.;maddi nesneler isteği, cesaret ve akıl. Bu üç öğe arasındaki denge durumu her birine denk gelen üç erdem ile sağlanmaktadır;ılımlılık, yüreklilik ve bilgelik. Ölçülülük ise üç öğe arasındaki denge halidir. İnsan ruhunun bu dengesi kendi görüntüsü olan toplumda üç kast tipi ile örtüşmektedir; Zanaatçılar, savaşçılar ve filozoflar-yöneticiler kastı.

Platon bu ideal devlet tiplemesinde mülkiyet hakkını zanaatçılara ayırmaktadır, yüksek sınıflar ise karşılıklı çıkarsızlık amacına yönelmiş olarak ortak bir anlayış içinde olacaklardır. Aile birlikleri geçici olarak var olacak ve her yönüyle yöneticiler tarafından planlanacaktır, çocuklar birarada kardeş gibi yetiştirilecekledir.

Platon toplumsal bozuklukların ard arda gelen ve özellikle kuşakların psikolojik özelliklerine dayanan siyasal çevrimlerin birbirlerini izlemesinden doğmaktadır. Platon’a göre toplumsal evrim, belirli sayıda psikolojik tipin egemenliği ile meydana gelmektedir. Doğrucular, hırslılar, zenginler, ahlak dışı davrananlar ve zorbalar.

Buradan Platon, insanların psikolojik özelliklerine bağlı olarak değişen yapıları ile devletlerin özellikleri arasında benzerlikler kurmaktadır; insanlar nasıl değişirse, devletlerde öyle değişmektedir, birinciler kaç türlü ise ikincilerde o kadardır.

Platon’un İedalar Öğretisi’de gerçek yaşamda gördüklerimizin birer yanılsamadan ibaret olduğu, onların gerçek bilgisine ulaşabilmek için ise İdealar’ı bilmemiz gerektiğinden bahsetmektedir. Nesneler idealardan pay aldıkları ölçüde gerçekliklerini kazanmaktadırlar. Görüldüğü gibi Platon bir İdeal Devlet tipi oluşturmuştur ve ancak bu özellikteki bir toplum ve devlet anlayışı ile toplumdaki karışıklıklar düzelebilecektir. Platon’un bu öğretisinin günümüz sosyolojisinde ki İdeal tip kavramı ile benzerliğini kurmak mümkün görülmektedir; Örneğin Weber’in oluşturduğu bürokrasi örneğinde olduğu gibi, gerçeklikte saf halde aynen bulunmaz, farklı derecelerde benzerlerine rastlanmaktadır, ideal tipler ise gerçeklikte var olan yapıları karşılaştırma imkanı yaratmaktadır.

Platon’dan sonra toplumsal felsefe konusunda düşüncelerin ağırlık noktasının düzen bozukluklarına çare aramak, tepki göstermek olarak şekillendiği görülmektedir.

ARİSTOTELES( M.Ö. 384-322)

Aristo Platon’dan farklı olarak olması gerekenle değil, var olanla ilgilenmiştir. Konumuz ile ilgili olarak en önemli yapıtı Politika’dır. Aristo bu eserinde Yunan sitelerinin yapı ve kurumlarının karşılaştırmalı bir araştırmasını yapmıştır. Aristo insanın toplumsal ve düşünen bir hayvan olduğunu söylemiştir, bununla da insanın toplum hayatı dışında düşünülemeyeceği ve bir başına yaşamını sürdürmeğe; türünün devamı, savunması gibi konularda yeterli olmadığını anlatmak istemiştir.

Aristo aileyi toplumun temel birimi olarak görmektedir. Bu açıdan İdeal Devlet anlayışında aileyi geçici olarak ele alan ve ailenin sitenin tüm üyeleri arasında olması gereken dayanışmayı bozucu etkisi olduğunu söyleyen Platon’un düşüncelerinden farklılaşmaktadır.

Aristo, toplumu doğum, çoğalma ve ölüm yasalarına bağlı olan canlı varlıklara benzetmiştir. Değişmeler de toplum hayatı için şarttır. Toplumlar, hiyerarşiyi, hükümeti ve işbölümünü yaratan birbirinden farklı unsurlardan meydana gelmektedirler. Bu farklılıklardan bir denge meydana gelmektedir. Bu denge ise; bir sitenin üyeleri diğerine nazaran artış gösterdiğinde ya da nüfusta genel olarak bir artış ortaya çıktığında bozulacaktır. Aristo bu durumda eski yapının artık ortaya çıkan yeni değişmelere uygun gelmediğini çünkü belli bir toplumsal yapının belli bir insan topluluğunun karşılığı olduğunu ileri sürmüştür.

Aristo’da Platon gibi kendi yaşadığı dönemdeki toplumsal düzensizlikten rahatsız olmuştur. Bu düzensizlikleri koşulların eşitsizliğine bağlamıştır. Bu durumun ise ancak nüfus artışının kontrol edilebilmesi ile önlenebileceğini ileri sürmüştür.

Aristo toplumsal hayatın temelini, ruhbilimsel açıdan ele alarak, iradelerin çatışmasından doğan düşünce birliğine bağlamıştır. Bu ise ortaklaşa alınmış kararlardan önce gelen bireylerin fikirlerini ortaya koydukları bir tartışma sonucu gerçekleşmektedir.

Bu iki düşünürü karşılaştıracak olursak; Platon’un toplumsal düşüncesinde bireylerin değil, ahlakın ve hukukun tek yaratıcısı olarak devletin önem kazandığı görülmektedir. Bireylerin her türlü sivrilişine karşı çıkmış, hiyerarşiyi değişmeyen kast sistemi ile ve otoritenin belirleyeceği görevlerin yerine getirilmesi ile sağlamak istemiştir.

Aristo ise, karşı eğilimi temsil etmektedir; toplumlar yaşayan varlıklardır, bu nedenle kuralları da değişmektedir. Toplum yapılarını birbirinden farklı ve karmaşık kılan ise, ortamlarının ve toplumu oluşturan unsurların farklılığıdır.

Tarihsel süreç içinde toplumbilimsel düşüncenin gelişmesine bakıldığında bu aşamada Romalı düşünürleri görmekteyiz; Romalılar daha çok ahlak sorunları ile ilgilenmişlerdir. Kendinden sorumlu ama bu arada bütün insanlardan ya da bütün dünyadan sorumlu birey fikri ön plana çıkmıştır. Bu birey hem etkin bir şekilde yaşama yönelecek, hem de yaşamın acılarına, sıkıntılarına, güçlüklerine katlanacaktır.

Romalıların daha çok pratik hayata yönelik uğraşlar içinde oldukları görülmektedir. Örn .modern hukuk kurallarının temeli bu dönemde atılmıştır. Romalıların fetihlerle elde ettikleri topraklarla sınırlarını genişletmeleri ile farklı toplum yapılarını tanımları, buralarda yaşayan insanların davranışları ve kurumsal yapıları hakkında incelemelerde bulundukları görülmektedir. Buna örnek olarak Tacitus’un Germen toplumlarını incelemesi örnek olarak verilebilir.

AUGUSTİNUS (354-430) Tanrı Sitesi adlı yapıtını Roma şehrinin yakılıp, yıkılması üzerine yazmıştır. Bu kitapta antik yunandan başlayarak roma tarihini de içeren genel bir bakış vardır. Yine bu eserinde çağdaş hukuk ve toplumbilim görüşlerinin temeli olan bir çok düşünce görülmektedir; olgular toplumbilimsel açıdan ele alınarak incelenmiştir, daha sonraları etkili olan bazı fikirler örneğin doğal hukuk, iktidarın meşruluğu, kişinin doğal özgürlüğü, hükümetin uyguladığı zora dayanan iktidarın kaynağı gibi konular yer almaktadır.

Augustinus devlet şeklin açısından bir tercih yapmamış ancak siyasal iktidarın ortaya çıkış nedeni üzerinde durarak, devletin esas varlık sebebinin adaleti sürdürmek olduğunu ileri sürmüştür.

Toplumbilim düşüncesinin gelişmesine kaynaklık eden bir diğer alan ise, coğrafyacı ve gezginlerin dolaştıkları yerler ve toplumlar hakkındaki görüşlerinin yer aldığı günümüze kadar gelen eserleri olmuştur. Bunlar arasında antik yunan uygarlığını anlatan Heredot, ortaçağda ise İdrisi ve İbn-i Batuta’yı saymak mümkündür.

İBN- HALDUN (1332-1406)

İbn-Rüşt’ün öğrencisi olan İbn-i Haldun, yaşadığı sürece İspanya’daki son müslüman devletlerin ortadan kalkışını belirleyen olaylara, Kuzey Afrika’daki toplumsal karışıklıklara tanık olmuş, Timur istilası sırasında doğuda bulunmuştur. İbn- Haldun’un en önemli eseri olan “Mukaddime” onu çağdaş toplumbilimlerin öncülerinden biri olmasını sağlamıştır.

İbn- Haldun’un toplumbilimsel tarih tanımı önemlidir; tarihin gerçek konusu bize insanın toplumsal durumunu, yani uygarlığını anlatmak ve buradan ona bağlanan olguları; gelenekleri, aile ve kabile hayatını, hükümdar ailelerinin doğuşuna neden olan üstünlüklerini, toplumsal tabakalar arası ayrımları, insanların geçimlerini sürdürmek için yaptıkları uğraşları kısacası nesnelerin doğası gereği toplumun yapısında meydana gelen değişmeleri öğretmektir. Görüldüğü gibi İbn-i Haldun tarih incelemesi ile aslında bugün bizim toplumbilimsel inceleme konularımızın bir kısmını incelemektedir.

İbn-Haldun her türlü pratik düşünceyi bir yana bırakarak, nesnel bir tavırla siyasal egemenliklerin kaynaklarını ve işleyiş süreçlerini incelemiştir. Onun için asıl sorun insan iradesinden bağımsız olarak meydana gelen çevrimsel (cyclique) bir olguyu açıklamak ve bu düzenli akışın nedenlerini belirlemektir.

Ortay çıkardığı kuram, Platon’un açıkladığı çevrimler kuramını hatırlatmaktadır. İbn-i Haldun için de kral ailelerinin ve yönetici aristokrasilerin evrimini kuşaklar arasındaki psikolojik açıdan görülen farklılıklar açıklamaktadır. Toplumsal hayat doğal bir olgudur. Yaşam koşulları, özellikle coğrafi ortamın ve iklimin şartlarına bağlı olarak şekillenmektedir. Bu koşullar ise siyasal olgulardan daha kararlı ve süreklidir.

İbn- Haldun’ göre insan otoriteye gereksinim duyan tek canlıdır; otorite olmazsa anarşi ve düzensizlik hüküm sürer, insandaki kötü güdüler öne geçer. Otorite ise güçle kurulur ve cesaretleri, kendi aralarındaki birlikleri sayesinde onu elde etmeği başaran topluluklara aittir. İktidarı ele geçirme davranışı yaratan nitelikler göçebe hayatı ile kazanılmıştır. Buna örnek olarak İbn- Haldun en büyük fetihleri yapanlar göçebe ya da yarı göçebe toplumlar olan Germen, Hun, Arap, Moğolları gösterir.

İbn- Haldun otoritenin ele geçirilme nedenini belirledikten sonra, bir kral ailesinin, bir partinin, bir grubun egemenliğinin ortalama yaşama süresini inceler ve bunun genellikle üç kuşak yani yaklaşık bir yüzyıl sürdüğünü ileri sürmüştür. Buna neden olarak da iktidarın yürütülmesinin umutsuz ve düzensiz kuşaklardan alınıp güçlü gruplara devredilmesini göstermiştir. İktidarı ellerine tutanlar sonunda sahip oldukları iktidarı/otoriteyi fetihlerle ve ispat ettikleri cesaret ve yeteneklerinin bir ödülü olarak değil de doğumlarıyla ya da aile bağlarının bir devamı olarak sahip olduklarını düşünmeye başlarlar. İbn- Haldun’a göre böylece de kendilerini yıkılmaya elverişli bir duruma gelirler.

İbn- Haldun otoritenin değişme sürecini incelerken, özellikle maliye ve para sistemlerinden gelen ekonomik kaygılar ile bu çözülme sürecinin daha da ağırlaştığını görmüştür. Her siyasal yıkılışın kamu borçları ile özel borçlar için bir çözüm getirdiğini, yani her yıkılışın aslında mali yönden tam bir hesap tasfiyesi anlamını taşıdığını ileri sürmüştür. O’na göre toplumlardaki pek çok ayaklanma ve zorbalık olayının temelinde borçlanmanı getirdiği sıkıntılar yatmaktadır. İbn- Haldun ayrıca imparatorlukların son günlerinde nüfusun iyice artmış olmasının ve bunun gitgide ekonomik güçlükleri de arttırmasının da çözülme sürecinde etkili olduğunu söylemiştir.

Tarihsel süreç içinde Rönesans’ a – Ortaçağ’da dinsel inanış ve düşünme biçiminin toplumsal olayları yorumlamak üzerinde etkili olması ve farklı bakış açılarına kapalı olması nedeni ile – gelindiğinde ise filozofların, yazarların, sanatçıların ve düşünürlerin antik yunan ve Roma döneminin eserlerini yeniden incelemeye başladıkları görülmektedir.

Bu dönemde toplumsal yapı içinde ekonomik ortam da Ortaçağ’ın bitişinden sonra hızla bir değişim yaşamıştır. Büyük kentler ortaya çıkmıştır, kentsel yaşam toplumsal konularda daha elverişli bir düşünme olanağı sağlamıştır. Bazı teknik ve ekonomik buluşlar insan ve mal dolaşımını hızlandırmıştır. Önce İtalya’da kurulan güçlü bir bankacılık tekniği ve önemli ölçüde sanayileşme, eski Ortaçağ toplumunun ve hiyerarşisinin yapısına sığmayan yeni ve karmaşık ilişkiler dizisi yaratmıştır.

Reform tartışmaları, düşünürleri kanıtlar bulmak için bütün dinsel ve felsefi gelenekleri derinden incelemeğe götürmüştür. Din kesiminde halklar ve hükümdarlar arasında , soylular ile hükümdarlar arasında meydana gelen anlaşmazlıklar, siyasal konuların tartışılmasını, çözümlenmesini gerektirmiştir. Siyasal iktidarın doğası, meşruluğu, sınırları üstüne, toplumsal hiyerarşi ve değişimleri üstüne sorular yöneltilmeğe başlanmıştır.

Ancak Rönesans sadece antik yunan ve Roma düşüncesini ele almakla kalmamıştır. Çünkü eski Yunan düşüncesi çok uzakta ulaşılamaz bir altın çağı öngörmekte, hristiyanlık inancı da insanı ahlak yönünden değiştirme olanağına inanmaları ile pek iyimser bir bakış açısı içermemektedir.

Oysa Rönesans’tan sonra toplumsal konular üzerine düşünce temalarının bir iyimserlik havası içinde olduğu görülmektedir. Bu iyimserlik ise, ilerleme inancı ile ortaya çıkmıştır. Özellikle onyedinci yüzyıldan itibaren insanlar kendilerini atalarından daha üstün görmeye başlamışlardır. Vico, Locke, Descartes, Montesquıeu bu düşüncededirler.

Öncelikle bu dönemde Platoncu gelenek izlenerek İdeal Devlet ve toplum yapılarını anlatan eserler ortaya çıkmıştır. Şimdi kısaca bu eserlere bir göz atalım:

THOMAS MORE (1478-1535) Ütopya adasının (yeryüzünde yok) siyasal romanını Platon düşüncesinin bir benzeri olarak, o çağda İngiltere’de egemen olan toplumsal koşulları sert bir şekilde eleştirmek amacıyla yazmıştır. Herşeyden önce zenginlerle yoksullar arasındaki ayrımlardan korkuya kapılmıştır. Kitabı Tanrının varoluşu iyi davranışların öteki dünyada ödüllendirilmesi ve kötülerin cezalandırılması teması üzerine kurulmuştur. Toplumsal düzen ve adalet Tanrı’nın yarattığı bir yapıt olarak ele alınmalıdır.

İtalyan CAMPANELLA (1568-1639) Güneş Sitesi adlı eseri de prens-papazın mutlak egemenliğine dayanmaktadır. Hükümdarın yanında üç simgesel yardımcısı vardır; iktidar, sağduyu, sevgi, bunlar aynı zamanda insan ruhunun temel güçleridir.

Bu devlette herşey en önemsiz unsurlara kadar otorite tarafından düzenlenmektedir. Platon’dan farklı olarak ailenin varlığının sürdürülmesi istenir. Mülkiyet ve paranın ortadan kalkması ile ekonomi tekrar bir mal ekonomisi ve takas ekonomisine dönerken, başlıca mal edinme kaynağı; tarlaların ekilmesi ve hayvan yetiştiriciliği olmaktadır. Endüstri ve tekniğin sınırlandırılması, en az ihtiyacı aşan her türlü isteğin kaldırılması ile bir anlamda ortaçağ dönemini hatırlatmaktadır.

İngiliz BACON (1561-1626)’ın tamamlanmamış Yeni Atlantis adlı çalışması More’da olduğu gibi ahlak alanında bir devrim veya Campanella’da olduğu gibi inanç alanında bir reform yapmak amacında değildir. O’nun amacı tümüyle tekniktir. İnsan doğaya boyun eğdirmelidir ve insanın doğa üzerinde kuracağı bu egemenlikle bütün istekleri ve ihtiyaçları yerine getirilmelidir. Toplumsal sorunlar ancak bu yolla çözümlenebilecektir. Bacon, insanların doğa üzerindeki egemenlikleri ve ihtiyaçlarının sınırsız bir şekilde karşılanması ile daha az açgözlü, daha güçlü olmakla kalmayıp, aynı zamnda daha hakbilir, daha mutlu daha barışsever olacağını ileri sürmüştür. Böylelikle o tarihe kadar her türlü toplumsal düşüncenin ilkesi ve amacı olan toplumsal adalet düşüncesi değişmektedir. Bacon’a göre bu adalet, insanın doğa üzerindeki egemenliği sayesinde bütün gereksinimlerinin sınırsız karşılanması ile kendiliğinden yerleşmiş olacaktır. Yalnız teknik, bir olanak üstünlüğü yaratmak yoluyla yaşamın amacı ve anlamı haline gelecektir.

MACHİAVELLİ (1469-1527) ‘ye göre, demokrasi iyi ama uygulaması zor bir rejimdir. Toplumla ilgili kararlarda bizim dileklerimizin değil yaşamın gereklerinin son sözü söylediğini ileri sürmektedir. Bir ülkedeki iktisadi ve toplumsal koşullar rejimin yapısını ve özelliklerini belirlemektedir. Demokratik rejimlerin en büyük tehlikesi bazı kimselerin ölçüsüz zenginleşmesi ve yasaları da toplumu da hiçe sayacak şekilde devleti keyfine göre kullanacak duruma gelmesidir.

Prensle/ hükümdar ile birey arasındaki ilişki her anlamda dindışı bir ilişkidir, çünkü prensin dinsel bir sıfatı ve görevi yoktur. Prensin ya da mutlak yöneticinin ulusal bütünlüğü sağlamakla ve güçlü devleti gerçekleştirmekle görevli olduğu düzen de dinsellik tümüyle yönetim aygıtının dışında tutulmuştur.

Belli bir toplumsal yapının temelinde bulunan ahlaki ve hukuki ilkelere duyulan inanç yitirilirse düşünce alanında bir ara erk meydana gelmektedir. Yasallık için bir ölçü kalmadığından şiddet fikri güç kazanmaktadır. Machiavelli’ye göre, insanlar iyilikten çok kötülüğe eğilimlidirler.

Daha sonra Machiavelli devlet içinde karşılaşan ve sürtüşen güçlerin ve karşıt çıkarların ince bir çözümlemesine dayalı siyasal bilimi oluşturmağa çalışmıştır. Titus Livius Tarihi’nin İlk On Bölümü Üzerine Konuşma adlı çalışmasında Roma Tarihi’ni bu yöntemle incelemektedir. Machiavelli, en başa Roma Cumhuriyeti’nin siyasal kurumlarını yerleştirmiştir; çünkü bu kurumlar üç rejimin monarşi, demokrasi ve aristokrasinin üstünlüklerini bir arada toplamıştır. Konsüller krallık otoritesini, kral aileleri düzeninin sakıncaları olmadan uygulayabiliyorlardı. Senato patrisyenlerin çıkarını temsil ediyor, halk kürsüleri ise halkı yönetici sınıfların haksızlıklarına karşı koruyordu.

Machiavelli’nin bu yorumları kendisinden sonra bu konularla ilgilenen düşünürler için oldukça etkili olmuştur.

Machiavelli’ye göre en iyi rejim, en yetkin rejimdir bu ise devletin sahip olduğu askeri güçten kaynaklanmaktadır. Bir devlet öbür devletler karşısında son derece güçlü ve sağlamsa ve gerektiğinde varlığını onların zararına kullanabilecek durumdaysa güçlüdür. Böylelikle kendine yeten güçlü devlet, gerektiğinde kendi dışına taşan, yayılmacı devlet düşüncesi olmaktadır.

THOMAS HOBBES ( 1588-1697)’un toplumsal düşüncesi İngiltere’nin o dönemde içinde bulunduğu durumdan, iç savaştan doğmaktadır. İngiltere’de zayıf, keyfince hüküm süren ve değişken bir iktidar vardır, herkes bu iktidara kendi hakkı olduğunu ileri sürerek kavga etmektedir ve görünürde de her biri haklıdır. Görünürde hiçbir barış olasılığı yoktur, ülke bir yandan dışarıdan gelen tehlikelerle karşılaşırken, içeride de insanlar güvenlik ve korumadan yoksun olarak yaşamaktadırlar. Bu ortam Hobbes’un insanın doğal durumunun herkesin herkese karşı savaşı olarak yorumlamasına neden olmuştur. Hobbes’ a göre bu durum yöntemli bir şekilde kurulacak barış ve aklın baskısı ile son bulacaktır.

Herkesin herkese karşı savaşının insanın doğal hali olması gibi, başkalarının saldırılarından korkmadan amaca ulaşmayı, yaşamı sürdürmeyi sağlayacak olan barış dileği de doğal bir sonuç olmaktadır. O halde barışa nasıl ulaşılabilecektir? Bu ise gereksinimlerin herkese hak gözetir ve saygı görür bir dağıtımı ile olacaktır. Gereksinimlerin giderilmesi için saldırma hakkından vazgeçmek bir çözüm olmaktadır. Bu vazgeçmede herkesin herkesle yapmış olduğu bir sözleşme ile onaylanmaktadır.

Mutlak yönetim inancı Hobbes’un siyaset felsefesinin temelini oluşturmaktadır. Hükümdara sonsuz haklar tanınmıştır. Böylelikle tüm ayaklanmalar, devrimler yasadışı sayılacaktır. Hükümdar bir eyleminden ötürü kimseye ya da hiçbir kuruma sorumlu olmayacaktır. Ancak diğer insanlar, her durumda ona uyma zorundadırlar. Bunun için tüm yetkileri güçleri hükümdar elinde toplamalıdır. Hükümdarlık değişik biçimlerde olabilmektedir. Hükümdarlık görevi bir kişi ya da meclise verilebilir, babadan oğula geçebilir, hükümdar ömür boyu yönetimde kalmak ya da belli bir süre görevi devam ettirebilmek için hükümdar olabilir.

Hobbes mutlak yöneticiye sonsuz yetkiler verirken toplumun da bir toplumsal anlaşma çerçevesinde düzenlenmesini öngörür. Hobbes, insanın doğal olarak toplumsallığa uyarlı bir varlık olmadığını ileri sürmüştür. Daha çok korunma içgüdüsünün etkisinde bulunan insan , belirli bir toplumsal sözleşme olmadığı zaman varlığını sürdürebilmek için aklına geleni ya da işine geleni yapacaktır. Hobbes’a göre insan insanın kurdudur. Böyle bir durumda herkes kendini korumak isterken hiç kimse koruyamayacaktır. İç savaşlar bunun bir örneğidir. Bu yolda insanın herşey üzerinde hak ileri sürmekten vazgeçmesi gerekmektedir. Bunun için de toplumsal anlaşma ya da toplumsal barış tek yoldur.

Hobbes bu aşamada insan aklını yardıma çağırmak durumundadır. Bazı hayvanlar içgüdüsel olarak -arılar ve karıncalar gibi- toplumsallaşabilirler ama insanı toplumsallaştıracak olan aklıdır. Böylelikle insanoğlu aklının yardımı ile doğa durumunda doğal hukuk durumuna geçebilmiştir. Bu doğal hukukun gerekleri elbette devlet içinde ortaya çıkacaktır, devlette anlam kazanacaktır. Herhangi kötü bir eylemin kötü bir eylem olarak bilinmesi yetmez, onun ne olup olmadığı yasalarla belirtilmelidir. Bütün bunlar da devlet düzenin de mutlak yöneticiyi zorunlu kılmaktadır. Çünkü devlet o zaman güçlü olabilecek bir Leviathan (Tevrat’da adı geçen bir dev) olabilecektir. Bu devlet siyasal yetkeyi de dinsel yetkeyi de elinde bulunduracak, tanrısal bir güç oluşturacaktır.

DESCARTES (1596-1657)

Descartes’in düşünceleri bilimsel düşüncenin şekillenmesinde etkili olması açısından konumuz açısında önem teşkil etmektedir. Descartes bilimsel yöntemini şöyle izah etmektedir; Önce bir ilke olarak edinilmiş bütün bilgilerimden şüphe etmeliyim ve onları bir yana bırakarak ilk ve sağlam yeni bir düşünceden yola çıkmalıyım. İnsanların bütün düşünceleri birbirine bağlıdır, birbirlerinden çıkar, bir düşünceyi doğuran ondan önce gerçekleşmiş başka bir düşüncedir. Düşünceler bir neden-sonuç zinciri içinde sürüp gitmektedir. Öyleyse sıyaı titizlikle kovalarsam, doğru olamayan düşünceyi doğru sanmaktan sakınarak düşünce zincirinin arasına yanlış bir düşünce karıştırmazsam doğru olan ulaşabilirim. Bu durumda benim için kesin olan tek şey, şüphe etmektir, bütün bilgilerden şüphe etmek gerektiği benim için şüphesizdir. Şüphe etmek düşünmektir, düşünmekse var olmaktır. Öyle ise var olduğum da şüphesizdir. “Düşünüyorum o halde varım”. Şüphe etmeyeceğim ilk ve sağlam bilgim budur. Şimdi neden sonuç zincirini titizlikle kovalayarak bütün öteki bilgileri bu temelden çıkarabilirim.

Descartes, felsefeyi özne/ben’den yola çıkmak suretiyle ele almaktadır. Daha sonraki bütün düşünce akımları üzerinde etkisi olmuştur.

Descartes’in diğer önemli bir düşüncesi ikicilik anlayışıdır. Descartes’e göre gerçek olan iki şey vardır; Ruh ve beden. Böylelikle maddi olan ve maddi olmayanı birbirinden ayırmıştır. Fizik ve metafiziğin ayrılması gibi.

Bunu çifte saat örneği vererk açıklamaktadır; nasıl iki saat birbiriyle hiçbir bağlantısı olmadan ve bşrbirlerini etkilemeden zamanı gösteriyorsa bedenle ruhta aynı tepkiyi göstermektedir.

Descartes’e göre insanda üç ayrı kaynaktan gelen üç ayrı fikir söz konusudur. Birincisi kazanılmış fikirlerdir. İkincisi yapay fikirlerdir. Üçüncüsü ise doğuştan gelen fikirlerdir. Örneklerle açıklandığında ise, bir fırtına çıkar, damları uçurur, ağaçları söker, bu fırtınayı yaşadığım için ben de fırtına fikri oluşur, bu kazanılmış bir fikirdir. Diyelim ki bir ses bir siren sesi duyduğumda ortaya koyduğum fikri hayal gücümde tasarlamış olmaktayım. Bu ise yapay bir fikir olmaktadır. Descartes Tanrı fikri, geometrik birimlerin fikirleri gibi bazı fikirlerin ise doğuştan insan zihninde varolduğunu ileri sürmektedir. Descartes’e göre dış dünyadan yaşayarak elde ettiğimiz fikirler ve yapay fikirler güvensizdir. Çünkü ona göre duyular yanıltıcıdır. Örn: güneşi ufacık görmekteyim aslında ise dünyadan kat kat büyüktür, demiştir.

LOCKE (1632-1704)

Descartes’in doğuştan var olduğunu söylediği düşüncesine Locke karşı çıkarak “İnsan Anlığı Üzerine” adlı denemesinde; insanda doğuştan fikirler bulunsaydı bu genel fikirler hiçbir deneyi gerektirmeksizin ya da her türlü deneyden önce var olması gerekirdi, ayrıca çocuklarda, okuması yazması olmayanlarda ve ilkellerde de ortaya çıkması gerekecektir demiştir.

Locke doğuştan gelen bilgileri yok saydığı için insan zihnini boş bir levha (tabula rasa) olarak ele almaktadır. Bu düşünceye göre tüm bilgiler deney ile elde edilmektedir. Bu anlamda Locke’un bilimsel yöntem anlayışı deneycilik olmaktadır.

Locke’a göre insanın doğa durumu Hobbes’un belirttiği gibi herkesin herkesle savaş halinde olduğu bir ortam değildir. Çatışmalardan, kavgalardan uzak özgürce bir yaşama halidir. Anlaşmazlıklar çok azdır, böylece insanlar arasında karşılıklı hoşgörü ve yardımlaşma vardır. Bu durumda insan sadece tüketici konumdadır, yaşamını sürdürmek için avlanmakta ve bunları saklamaktadır. Korunma içgüdüsü, yoksulluk ve ölüm korkusu onu çalışmaya sev etmektedir, çalışmasının tek amacı yoksulluktan kurtulmaktır. Çalışması sonucu edindikleri ise kendi doğal mülkiyetinde olmaktadır.

Locke bu konuda Hobbes’la karşıt görüştedir, daha iyimser bir yaklaşımı vardır. Locke böyle bir doğa durumundan toplum hayatına geçişin nedeni olarak ise insanların güvenlik ihtiyacını ileri sürmüştür; can ve mal güvenliğinin olmaması toplumsal yaşantıya geçmelerini gerektirmiştir.

Böylelikle devlet, Hobbes’ta ki gibi kendi kendini savunma hakkından sözleşme ile vazgeçilmesi ve kendi kendini savunmanın gerektirdiği yetki ve egemenliğin hükümdara devredilmesi olmaktadır. Devletin bir güç olarak ortaya çıkmasında ise rolü gerçekte kişinin çalışmasının ve hepsinden önce mülkiyet hakkının korunması olmuştur. Artık kişiler yalnız doğa durumunda değil devlet içinde de birbirlerine karşı özgür olmaktadırlar.

Locke’un düşüncesinde önemli olan diğer bir husus da devlette yasama, yürütme ve yargılama güçlerinin onları Tanrı’dan aldığı yetkeyle bildiği gibi kullanan kişiye verilmeyeceği anlamına gelen güçler ayrılığı ilkesidir.

Locke, kilise ile devletin ayrı ayrı işlevleri olduğuna inanmaktadır ve bu işlevlerin karıştırılmaması, birbirlerinde ayrılması gerektiğini düşünmüştür. Devlet’in ise dinin korunması gibi bir işlevi vardır, ancak ilke olarak her iki kesimde kendi içinde bağımsız davranmalıdır.

JEAN JAQUES ROUSSEAU (1712-1778)

Rousseau insanın doğa durumundayken birbirleriyle eşit ve özgür olduklarını düşünür, ancak toprakların bölüşülmesi ile mülkiyet hakkı ortaya çıkmıştır. Böylelikle insanlar zengin ve yoksul olarak ayrılmışlar, buradan ise eşitsiz bir ortam ortaya çıkmıştır.

Rouseau “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinde toplumu tüm üyelerinin birliği ile kurulan siyasal bir yapı olarak tanımla ve bu yapıyı da devlet olarak adlandırır. Doğuştan özgür ve bağımsız olan insan elbette ki özgürlüğünden vazgeçmeyecektir, bu yüzden onun özgürlüğünü gerçekleştirebileceği bir düzen bulmak gereklidir. Yapılacak şey ise, bireyleri istekleri çerçevesinde bir araya getirmektir. Rosseau’ya göre gerçek toplum düzeni bir anlaşma düzenidir. Bu düzende tüm üyeler birbirleriyle karşılıklı yükümlülük içindedirler. Bu durumu sözleşmeli ortalıklar olarak düşünmek mümkündür. Herkes eşit hak ve eşit değerlere sahiptir. Ancak bireyler sözleşmeye ne ölçüde bağlı kalırlarsa o ölçüde özgür olacaklardır, bu da demektir ki özgürlük başına buyruk olarak davranmakla değil, düzenli birliktelikte gerçekleşmektedir. Eşitliği koruyan tek güç ise sözleşmenin bağlayıcı gücü olmaktadır. Böylece doğa durumundaki eşitliğinden uzaklaşmış olan insan , yasal eşitliğini kazanmış olmaktadır.

Rousseau toplum sözleşmesinin bireylerin isteklerine göre yorumlanamayacağını, ancak genel istem ile gerçekleşebileceğini ileri sürmüştür. Bu anlayışa göre halk özgürlük ve bağımızlığın dayanağı olmaktadır. Diğer bir deyişle sözleşmeyi sağlayacak ve ayakta tutacak tek güç halkın gücüdür. Rosseau’ya göre genel istem ortak istem anlamında değildir, yine aynı şekilde bireysel isteklerin de toplamı olmamaktadır. Bu durumda tek tek kişilerin yararı gözetilmiş olmaktadır. Oysa genel istemde tüm toplumun yararı söz konusu olmaktadır. Genel istemin devamlılığı yasalarla sürdürülmelidir, o halde toplusal sözleşmenin sıkı sıkıya yasalaştırılması gerekmektedir. Bu yasa düzeninde toplumu kendi çıkarına ya da herhangi bir toplumun çıkarına kullanmak isteyenlere değil halkın çıkarını gözetenlere yer olacaktır. Bu düzeni sağlayacak olanlar ise önderle olacaktır, önderler ise doğa durumundaki insanın yapısını ve gereksinimlerini iyi bilen kişiler olacaklardır. Bu düşünceleri Rousseau 1789 Fransız Devrimi’ne önderlik etmiştir.

GİAMBATTİSTA VİCO ( 1668-1774)

Napoli’de doğmuştur. Napoli Üniversitesi’nde hocalık yapmıştır. Vico, Francis Bacon’ı okumuştur ve Bacon’ın doğa incelemeleri için geliştirdiği metodun tarih ve toplum incelemelerine de uygulanabileceğini düşünmüştür. Bu nedenle tarih felsefesinin kurucularından ve toplumun bilimin öncülerinden biri olmuştur. Ünlü kitabı “Yeni Bilim’in İlkeleri “ni ise 1725 yılında yayımlamıştır. Bu kitabında Vico, tarihi üç ayrı gelişme aşaması ile açıklamaya çalışmıştır. Tanrılar Çağı, Kahramanlar Çağı ve İnsanlar Çağı. Tanrılar çağında insanlar ilahi yönetim altında yaşamaktadırlar, ikinci aşama ise soylu olanların toplumu olduğu gibi devam ettirmek, soylu olmayanların ise değiştirmek istedikleri kahramanlar çağıdır. Üçüncüsünde ise insanların kendi niteliklerinin farkına vardığı ve ilk siyasal birlik daha sonraları da monarşiyi kurdukları insanlık çağı olmaktadır. Ancak üçüncü evre diğer iki evre gibi kalıcı değildir, insanlar yasaya uymayı bıraktıklarında insanlık çağı çökmeye başlamaktadır. Yeni bir barbarlık ortaya çıkar ve çevrimsel aşamalar yeniden başlar. Vico, bu duruma Roma ve Avrupa toplumlarını örnek olarak vermektedir. Aydınlanmacı düşüncede yer alan ilerleme fikrine karşılık çevrimsel gelişme dönemleri olduğunu ileri sürmektedir.

Yeni Bilim’de anlatılanların önemi; insan toplumunu insanın eseri olarak değerlendirmesi, yaratıcı bir süreç olarak ele almasıdır. İnsan doğasını ve aile gibi kurumları tarihsel gelişim içinde belirli ilkelere bağlı olarak ele almaktadır. Bu da toplumsal sözleşme teorisi ile zıtlık göstermektedir. Çünkü burada toplum insan doğasının değişmez özelliklerinin ifadesi olmaktadır. Statik (durağan) bir toplum anlayışı vardır.

Onu toplumbilim açısından önemli kılan; toplumsal yaşamda sürekli ve genel nitelikteki olaylarla ilgilenmiş olması, yani kurumların ve zihniyetlerin evrimine ilişkin olayları incelemiş olmasıdır. Vico’nun toplumsal sınıf kuramının habercisi olduğu da söylenebilir, çünkü halkın siyasal davranışlarının onların toplumsal durumlarıyla belirlendiğini ileri sürmüştür. Aynı ulus içinde meydana gelen uyumsuzlukların meslek, sınıf farklılıklarından meydana geldiğini ileri sürmüştür. Bu karşıtlıklar ise insanlara değil toplumsal yapıya bağlı olarak ortaya çıktıkları için sürekli olmaktadırlar. Bu nedenle bir uyumsuzluk ortadan kaldırıldığında yenisi ortaya çıkmaktadır. Vico’ya göre toplumsal yaşamın ilkeleri kendi zihnimizin geçirdiği değişimler içinde aranmalıdır.

MACHİAVELLİ: “ŞEYTAN” MI, “İNSAN” MI? – Faruk DENİZ

Filed under: Makaleler,Siyasî Düşünceler Tarihi — kivanc @ 19:59

İ.Ü.Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi No: 23-24 (Ekim 2000-Mart 2001). 08/12/2008. <http://www.istanbul.edu.tr/siyasal/dergi/sayi23-24/10.htm>

MACHİAVELLİ: “ŞEYTAN” MI, “İNSAN” MI?

Faruk DENİZ*

MACHİAVELLİ ÖNCESİ

Modernleşmenin Düşünsel Zemini Olarak: Rönesans

Dünya, Rönesans benzeri entellektüel bir canlılığa daha önce sadece Eski Yunan’da tanıklık etmişti. Ortaçağ, batı düşüncesi için, kapalılığın ve gizemliliğin hakim olduğu devirdir. Ortaçağ, “Tanrının ferman dinlettiği devir”di: “İnsanı kilise götürüyordu kurtuluşa. Rönesans tekniğin devri, insan ve insan faaliyetlerinin emrinde bir devir. Kilisenin vesayetinden yavaş yavaş kurtulan insan yolunu kah feyyaz, kah kısır bir yalnızlık içinde bir başına arayacaktı.”[1]
Rönesansın en önemli sorunu insandır. İnsanın yeniden keşfi söz konusudur. Yeni bir insan tanımı karşımıza çıkıyor. Bu da ‘yeni bir hayat duygusunu ve yeni bir dünya görüşünü ortaya çıkarmaktaydı.’[2] Bu ‘yeni hayat’ günlük hayatı etkileyip değiştirmekle birlikte, bizim açımızdan önemli olan, felsefi düzeyde meydana getirmiş olduğu radikal değişimdir. Rönesans ile birlikte, Batı düşüncesinde insan merkezli bir epistemoloji şekillenmeye başlamış, bu epistemoloji batı düşüncesinin yeni ontolojik yapısını belirlemiştir. Hegel’in, ‘yalnızca mutlak idea varlıktır, sonsuz yaşamdır, kendini bilen hakikattir ve bütün hakikattir’[3] şeklindeki ontoloji tanımlaması, ontolojinin batı düşüncesindeki merkeziliğini ve önemini göstermektedir. Ontolojiyi belirleyen epistemoloji yeni değildir. Batı düşüncesindeki epistemoloji, Eski Yunan ve Roma düşünürlerinin yeni bir okumaya tabi tutulmaları ile şekillenmiştir. Batı düşüncesinin kavşağında yer alan Descartes’ın, eski yüzyıllardaki yazarların kitaplarını okumayı onlarla seyahat etmekle eşdeğer tutması,[4] Eski Yunan ve Roma’nın yeni Avrupa’ya olan etkisi açısından önemlidir. Artık, bundan sonra, insanın varoluş sorunu Tanrı fikrinin dışında aranacaktı.

On beşinci yüzyıldan itibaren Rönesans, Avrupa’da meydana gelen düşünsel ve toplumsal değişmelerdeki genel sürecin tanımlanması olarak ele alınan ‘modernleşme’nin düşünsel alt yapısını oluşturmuştur. Fikri ve sosyal değişmeyle birlikte Batı toplumu, geleneksellikten kopup bireyi merkeze aldığı bir ‘Seküler İnsan Krallığı’ inşa etmiştir. Bunun içinde tabiatıyla bir ‘Seküler İnsan’ profili gerekmekteydi. İşte, Rönesans içinde yer alan hümanizm, ‘geniş anlamıyla modern insanın yeni anlayışını ve duygusunu dile getiren akımdır.’[5] Geleneksel ekolün önde gelen isimlerinden olan Guénon, hümanizmin “aslında her şeyi aşan katıksız insani ölçülere indirgeme, insanı aşan bütün ilkeleri saf dışı bırakma” [6] amacında olduğunu belirtir ve bu yönüyle de hümanizmi çağdaş laikliğin ilk şekli olarak niteler. Özellikle bilim ve sanatta kendini gösteren Rönesans, geleneksellikten kopuşun başlangıcı değil, sonucudur.

İkinci olarak üzerinde durulması gereken nokta, hümanizmin yeni bir dünya ve insan felsefesi peşinde olduğu konusudur. Hümanizm, başlangıçta ‘bilgelik sevgisi’ne ulaşma amacındayken, sonradan kendisi akıl üstü ve beşeri olma iddiasıyla geleneksel bilgeliğin yerine oturmuştur. Yine bu dönemde, Batı düşüncesi yeni arayışlara girecektir. Bu arayışlardan biri de; Hıristiyanlık öğretisinin, Stoik ve Epiküryen ahlakçılığı ile ortak bir doktrinde birleşmesidir. Ebenstein’in dediği gibi, “Stoacılık, insanın ahlaken kendisine yönelişinin ve sorumluluğu”[7]nun ifadesi oldu. Stoacılık ve Hıristiyanlık öğretisinin birleşimi ile yeni bir birey tanımı yapıldı. Ve bu tanım; “statü ve örf üzerine bina edilmiş Orta Çağ sosyal sistemi, ferdiyetçi tutumları besleyen hareket ve değişmenin cesaretini kırdı; bunun yerine kişinin mensup olduğu sınıf ve grup”[8] bilincini ön plana çıkardı.

Rönesansın Odağındaki Ülke: İTALYA

İtalya, Avrupa’da meydana gelen bilim, sanat ve edebiyattaki değişmelerin kavşak noktasıydı. Bunun en büyük nedeni, İtalya’nın eski çağlarla olan temasını kaybetmemiş olması ve o dönemdeki entellektüel canlılığı kent devletleri aracılığıyla o güne taşımış olmasıdır. Adeta geçmişin ihtişamını haykırıyordu. İtalya, diğer bir çok Avrupa devletinden daha farklıydı. En azından burada, o alışık olduğumuz feodal sistemin bunaltıcı havası yoktu. Bireyci cumhuriyetlerden kuruluydu. İtalya, Cicero ve Sezar’ın dilini konuşuyordu. Havasından mı, kültür havzası olmasından mı bilinmez düşünürler İtalya’nın büyüsüne kapılmışlardır. İşte, iki büyük deha, Goethe ve Nietzsche’nin İtalya macerası . İtalya onlar için macera değil, bir manifesto. Goethe, İtalya’da aradığını bulur. Daha fazlasını istemez. Fakat, Nietzsche daha yüce özgürlükler peşindedir. Goethe, İtalya’dan dönerken kendine bir sanat üslubu getirirken, Nietzsche orada kendine bir hayat üslubu keşfeder.[9]
İtalya’nın Rönesansın ana yurdu olması tesadüf değildir; bütün gerekli tarihi ve coğrafi koşulları taşıyordu. Keza, daha önce de Roma İmparatorluğu’nun merkezi olma konumunu üstlenmişti. İtalya’da göz kamaştırıcı bir kültürel hareketlilik ve bu kültürel hareketliliğin arkasında ise, canlanan yeni bir ekonomik yapı vardı.‘Uluslararası ticaret, iş hayatı ve maliye alanlarındaki önderlikleri bir çok İtalyan şehrini müreffeh ve zengin’[10] kılmıştı. Edebiyat, müzik ve sanatsal etkinliklerde bulunan yeni bir zümre oluşmuştu. Bu zümre, esasında on dokuzuncu yüzyılda en büyük devrimi yapacak olan burjuvazinin habercisiydi. Ticari pazarı, ilk etapta ulaşılabilecek her tarafa yaymaya çalışıyorlardı. Bu, evrensel bir pazar anlayışıydı. Bu yönüyle, kimi yazarlar tarafından küreselleşmenin başlangıcı olarak da nitelenmektedir.
Ne var ki; İtalya’daki bu kültürel ve ticari hareketlilik, İtalya’yı çepeçevre saran savaşlar yüzünden gölgede kalıyordu. Birçok şehir devleti, savunmasını kiralık askerlere yaptırıyordu. Kimin kime, güveneceği belli değildi. Ortalık, kan, barut ve ihanet kokuyordu. Her an güç dengeleri değişebiliyor, bir hanedan kanlı bir şekilde alaşağı edilebiliyordu. Bir arena ve üzerinde devamlı sahnelenen siyasi ihtiraslar… Sahnenin arkasında ise değişmeyen bir aktör vardı: Kilise. Kilise, krallar, aristokratlar ve serfler arasındaki mücadelenin ortaya çıkarmış olduğu otorite boşluğunu doldurmuştu. Ayrıca, bu çarpık düzensizliğe bir hukuki meşruluk kazandırmaktan da geri durmuyordu.
Bütün bu karmaşa içinde, batı düşüncesinde düğümü çözecek bir isim sivrilir. Rönesansın karakteristik özelliğini bünyesinde barındıran, siyasi ihtirasları, cinayetleri ve ihanetleri korkusuzca dillendirecek bir isim: Nicola Machiavelli…

… Ve MACHİAVELLİ

Nicola Machiavelli, 1469’da orta halli bir hukukçunun oğlu olarak dünyaya gelir. 1527’de İtalya’nın ücra bir köşesinde sefil bir şekilde ölür.
Machiavelli, on dört yıl boyunca, İtalya’daki cinayetlere, ihanetlere ve siyasi ihtiraslara tanıklık etti. Gözlem ve düşünceleri ile yeni yönetime yardımcı olmayı planlarken ve onların himayesini beklerken, bir anda kendini zindanda buldu. Ve ardından ‘işkence ve San Kaşyona’daki çile yılları, Musset’in ölümsüzleştirdiği dram…’[11]

Machiavelli, 1513 yılında yeni efendileri Medicilere[12] karşı geldiği gerekçesiyle zindana atılır. Ardından şartlı olarak serbest bırakılır. Küçük bir köyde inzivaya çekilir. Ve burada, asıl adı De Principatibus (prenslikler) olan ama Il Principe (Hükümdar) adıyla ün kazanan eserini kaleme alır. Hükümdar, yeni efendilerine kendini beğendirmenin son manevrasıdır. Ama, istediği olmaz. Zira, Lorenzo Medici, Hükümdar’ı açıp okumaz bile.

Hükümdar, Machiavelli’nin ölümünden dört yıl sonra bastırılır.(1531) Şüphesiz hatırasına sövüleceğinden, lanetleneceğinden habersizdir. Kötü namı yayılır her tarafa ve artık Machiavelli Avrupa sahnesindeki “alçaklardan” biridir. Old Nick adı buradan gelir. Gerçekten de ihtiyar Nick, Machiavelli’nin tâ kendisidir. Avrupalı yıllarca böyle bilmiştir. “Protestanlarla Katolikler birbirlerini Makyavelizmle suçlarlar. Canterbury başpiskoposuna göre, Hükümdar’ı şeytan yazmıştır.”[13]

Avrupalılar ondan istifade ederken, O’nu aynı zamanda; hırt, hırsız, vicdansız yahut kısaca ‘şeytanın izdüşümü’ olarak algılamıştır. Sadece, Avrupa’da değil, örneğin Avrupa’nın etkisinde kalan Türkiye’de de bazı dönemler, Machiavelli bu şekilde algılanmıştır.[14] Buna, Cemil Meriç’in şu sözleri ne kadar da uygun düşüyor: “Bir Milano kilisesinde İsa’nın çok güzel bir heykeli vardır. Fakat, gelenlerin mumlarıyla heykel o kadar kararmış ki, tanınmaz hale gelmiştir, Machiavelli de öyle.”[15]

Hükümdar, bütün iktidarların başvuru kaynağı. Hükümdarlara ince taktikler veriyor. Halkın psikolojik tahlilini yapıyor. İnsanların ipliğini pazara çıkarıyor. Siyasi erk sahipleri bundan açıkça yararlandıktan sonra, büyük bir pişkinlik örneği göstererek onu aşağılamışlardır. Bakın, Machiavelli kimleri etkilemiş: “Mussoloni İtalyan ansiklopedisindeki faşizm maddesinde, faşizmin ilk peygamberi olarak Machiavelli’yi görür. Hitlerizm, zıvanadan çıkmış bir makyevelezimdir. Jakobenlerin hepsi Machiavelli’ye hayrandırlar, Napoleon keza. Napoleon için iki büyük adam vardı: Machiavelli ve Tacitus. İhtilalden evvel intiharı çok düşünmüştür, talih kendisine güldükten sonra Prens başucu kitabı olur. Katherine de Medici oğlu IX. Charles’a ders kitabı olarak okutur, İsveç kraliçesi Katherine ve Richelieu onun hayranıdırlar. Yalnız hepsi söylemez. Mussoloni, Stalin ve Lenin yüksek sesle ona olan hayranlıklarını haykırırlar.”[16] 14. Lui’nin de başucu kitabıdır, Hükümdar. Hükümdar’ın taçlı okuyucularından biri daha var. Bizden, yani tanıdık bir isim: IV. Murat. Kim bilir, belki de o haşinliğinin altında Hükümdar yatıyordu. Osmanlı’nın asi çocuğu, Mehmet Ali Paşa, hilelerde kimin daha üstün olduğunu öğrenmek amacıyla, Machiavelli’nin Hükümdar’ı ile hesaplaşma yoluna gidecekti. Mehmet Ali Paşa, parça parça tercüme etmekle görevlendirdiği Artin’e ilk üç parçayı okuduktan sonra şunları söylüyor: “Machiavelli’den çevirdiğin bütün parçaları okudum. İlk on sayfada yeni olan bir şey görmedim, fakat gelişeceğini ümit ediyordum. Bir sonraki on sayfa daha iyi değildi. Sonuncusu ise bütünüyle alelade. Machiavelli’den öğrenecek fazla bir şeyim olmadığını görüyorum; [siyasi] hileye dair onun bildiklerinden daha fazla malumat sahibiyim. Onu tercüme etmene artık gerek yok.”[17]

İsmi alçaklıkla özdeşleştirilen Machiavelli’nin mezarı tam iki yüz yıla yakın meçhul kaldı. “1870’de Santa-Croce’ye, büyük İtalyanlara ait bir kiliseye taşınmıştır, mezarı.”[18] Mezar taşının üstündeki yazı insana bir özrü, bir iade-i itibarı anımsatıyor: “Hiçbir övgü onun ismi kadar yüce değildir.”[19]

Çağdaş bir Fransız yorumcusu Jean Gionu, ‘Kime ne yapmış bu zavallı Machiavelli?’ diye soruyor. ‘Barutu mu icat etmiş, polisi mi? Hayır… Uyandırdığı kinin tek sebebi politikacının sırlarını ifşa edişi, politikacının yani hepimizin.’[20]Şimdi, Machiavelli’nin o çok tartışılan paradigması[21] üzerinde durmak istiyoruz. Machiavelli’nin paradigmasını, İnsan; Devlet ve Hukuk; Hükümdar; Din ve Ahlâk gibi dört ayrı saç ayağı üzerine oturtabiliriz.

Machiavelli’nin Temel Paradigması

A-) İnsan:

Machiavelli bireyin mutluluğu için uğraşmaz. Bu, umurunda bile değildir. Bütün amacı devletin bekası ve mutluluğudur. İnsanlar da bunun için vardır. Machiavelli’ye göre, ‘insan bir doğa gücüdür, canlı bir enerji kaynağıdır.’[22] Bu yüzden Hıristiyanlığın çizmiş olduğu mütevazı, alçakgönüllü insan tipine karşıdır. Onun özlemini çektiği insan tipi ilkçağ insanı gibi, atılgan ve üretken olanlardır. Fakat, bireysel yetenekler tek başına başarı getirmez. Önemli olan onu kolektif olarak dile getirebilmektir.[23] Çünkü, devlet ancak bu şekilde kazançlı çıkar. Yine, Hıristiyanlığın iddia ettiği gibi insan aslında doğuştan kötü değildir. Ancak sonraları, bir takım sapmalar nedeniyle kötü yola girmiş olabilir. Ve bunu da, toplumsal çürümenin hem nedeni hem de habercisi olarak ele alır.
Machiavelli’ye göre iki tür insan vardır: Tarihi yaşayanlar ile tarihi yapanlar. Malzeme olanlar ile mimar olanlar. Onun gönlü ikincisinden yanadır, şüphesiz.
Ona göre, insan hafif zararlardan mutlaka intikam almaya kalkar. Onun için insan ya söndürülmeli ya da okşanmalıdır. Öyle bir kötülük yapmalı ki, yüreğinde korkudan intikam almaya yer kalmasın.[24] İnsanları güzel şeylerle bir şeye inandırmak kolaydır. Ama önemli olan bunu onlarda bir inanç haline getirmektir. Bunun da yolu şiddetten geçer.[25] Eğer, şiddet tek başına yeterli olamıyorsa, o zaman kusursuz olarak tamamlanacak bir cinayeti tasarlayabilirsiniz.
Özgürlüğün bekçiliği asla halka emanet edilemez. Bunu emanet etmeye kalkarsanız, bunun sonu kargaşa olur. Zira, zora düşenin halka dayanması bataklığa dayanması gibi bir şeydir.[26] Çünkü, sokaktaki her insan bir katil adayıdır. Bu fikir daha sonraları Hobbes’da doruğa ulaşacaktır. Toplumda herkesin herkese savaş açma olasılığı bulunduğu, insanın insana düşman olduğu fikri, ‘insan insanın kurdudur’ deyişinde çarpıcı ifadesine kavuşur.
Machiavelli’ye göre, tarih göstermiştir ki, insan düzenbaz ve kötüdür.[27] İnsanların ihtiyaçları doymak bilmediğinden, daima ruhlarında da bir memnuniyetsizlik mevcut olur. Bu nedenle, şimdiki zaman kınanmakta, geçmiş övülmekte, gelecek ise arzu edilmektedir.[28] İnsanlar, ihtirasları ve sabırsızlıkları yüzünden, hem kendilerini kandırmakta hem de zamana ters düşen işler yapmaktadırlar.[29] O, bu yönüyle negatif bir insan tipi çizer. Bu insan tipini, kendine has karamsarlığı üzerine bina etmiştir. Onun düşüncesinde karamsarlık önemli bir yer tutar. Her zaman için insanı tek başına mükemmelliğe ulaşmada yetersiz görür. Ve insan doğasının değişmezliğine inanır.

B-) Devlet ve Hukuk:

Yukarıda, yeni bir insan tanımının yapıldığına dikkat çekmiştik. Değişen insan görüşü, beraberinde yeni bir devlet görüşünü getirir.
Klasik bir ortaçağ devleti olarak gördüğümüz, Kutsal Roma Germen İmparatorluğu evrensel nitelikte bir devletti. Diğer devletler ve uluslar kendilerini, Kutsal Roma’nın bir organı saymışlardır. Kutsal Roma’nın devlet ideası, kendini Aziz Thomas ve Augustinus’de (Tanrı Devleti) bulur. Buna göre, Kutsal Roma, Tanrı’nın kurumlarından biridir. Burada, Kilisenin devletten üstün olduğunun kanıtı olan, ‘Tanrı Sezar’dan üstündür’ dogmatik argümanı söz konusuydu.
Ortaçağın bir başka devleti, doğudaki Roma, Bizans İmparatorluğu idi. O da en az Kutsal Roma kadar evrensel olma iddiasındaydı. Yönünü çevirmiş olduğu doğuya doğru, yayılmasını sürdürüyordu. Buradaki devlet fikri, Kutsal Roma’nın tam tersiydi. Kilise devlet için vardı. ‘Sezar’ın Tanrı’dan üstün’ olduğunu vazeden Sezaropapizm geçerliydi.
Rönesans’ın yeni insan tipi yeni arayışlara girecekti. Yukarıda bahsedilen iki temel argümanın dışında, üçüncü bir alternatif argüman ortaya çıkacaktı. Ortaçağın dini kültürü yerine, bu dünyaya ait bir kültür geliştirecek bir devlet içindi bütün bu arayışlar. Arayışın amacı, ortaçağın dini kültürü yerine bu dünyaya ait bir kültür geliştirmekti. Bu aynı zamanda, dini (Hıristiyan) asketizmden, dünyevi asketizme[30] geçiş anlamına geliyordu. Weber’in o özgün tanımlamasıyla, Tanrı ile barışmanın ve O’nun şanını yüceltmenin biricik yolu çok çalışmaktan geçiyordu. Artık insanlar, cenneti uzaklarda değil de, hemen yanı başlarındaki dünyada aramaya koyulacaktı. Artık insan için önemli olan bu dünyayı cennete çevirebilmekti.[31] Protestanlıkla kutsal bir forma bürünecek olan bu görüş, seküler bir cennet vaadiyle, sonraları modern dünyaya özgü bir ütopya halini alacaktı.

Antikçağın devlet görüşünü, Rönesans’ın eğilimleri ile birleştiren ilk düşünür, Machiavelli’dir.[32] Esasında, Machiavelli yukarıda kısaca değinilen, üçüncü bir alternatif için arayışa giren ilk düşünürlerden biridir. Tanrı Krallığı dışında, tamamen insan krallığına dayalı bir devlet arayışına girer. Modern ulus devlet fikrinin doğuşu Machiavelli ile başlar. İtalya’nın parçalanmış hali, kent devletlerinin savunmalarını paralı askerlere yaptırmaları, hele hele Pisa-Floransa savaşı sırasında paralı askerlerin ihaneti O’nu müthiş etkiler. Yine, bu savaş sırasında diplomat olarak Fransa’ya gittiğinde, İtalya’nın bir öz ordusu olmadığından, ciddiye alınmadığını ve aşağılandığını görür. O bundan hareketle ulusal bir ordu ve ulusal bir devlet fikri geliştirir.[33]
Machiavelli için, hükümet ya da devlet zayıf ve korkak olan insanın korunması için gerekli olan bir örgütlenme şeklidir. Machiavelli, bundan hareketle, negatif insan eksenli bir organik devlet görüşünü geliştirir. ‘Organik devlet kuramına göre, devlet yaşayan bir organizmadır. Devlet, toplumu temsil etmekle birlikte, ondan bağımsız olan bir güçtür. Tıpkı insanlar gibi devletin de kendine özgü bir iradesi ve ihtiyaçları vardır. Burada devlet, bireyin ve toplumun üstündedir. Hatta bireyler devlet için vardır. Devlet, misyonu ve sorumluluğu olan bilinçli bir varlıktır.’[34] Kant ise, ‘insan esas birim ve amaç olduğuna göre, devlet ve diğer ikincil birimler insan içindir’[35] gerekçesiyle bu konuda Machiavelli’yi eleştirir.

Machiavelli, devletin amacı olayını politikayı aşan terimlerle (ahlâki, dini, kültürel) açıklamayı reddeder. İktidarın kendi başına amaç olduğu varsayımına sahiptir. Araştırmalarını, iktidarı elde edecek, elde tutacak ve yaygınlaştıracak araçların en müsait olanlarının neler olabileceğine ayırmıştır.[36]

Machiavelli’nin özlemini çektiği şey, kuvvete dayalı ulusal bir devlettir.[37] HannahArendt’e göre, Machiavelli için temel sorun, birleşik bir İtalya’nın nasıl kurulacağıydı. Ve Machiavelli, şiddeti haklı çıkartırken, ona şu temel argümanda içkin olarak var olan akla uygunluğu yol göstermekteydi: Ağaçları katletmeden, masayı yapamazsınız, yumurtayı kırmadan omlet yapamazsınız, insanları öldürmeden de devlet kuramazsınız.[38] Arendt, bu yönüyle Machiavelli’yi tüm modern devrimcilerin atası olarak görür.

Yeri gelmişken Machiavelli’nin hukuk anlayışını irdelemekte yarar var. O’na göre, hukuk, kiliseye bağlı olmaktan kurtarılmalıdır. Hukuk, doğrudan devletin özünden türetilmiş, devlete bağlı ve hükümdarın güçlü bir devlet için kullanacağı bir araçtır. Hukukun tarafsızlığı söz konusu değil, hukuk devlet için vardır. Hukuk devleti anlayışında devletin sınırlarını, hukuk ve ahlâk kuralları çizer. Oysa bu Machiavelli’de iflasa uğrar. O’na göre, devletin bittiği yerde hukuk da biter.[39] O’na göre, zorunluluk olmadıkça insanlar iyilik yapmazlar. Bu nedenle, nasıl ki, fakirlik insanları çalışkanlığa sevk ediyorsa, yasalar da iyiliğe sevk edecektir.[40]

Machiavelli için bir devletin sahip olması gereken iki temel şey vardır: İyi yasa ve iyi silah. Yasaların güvencesi iyi bir ordudur. Bu ordu, şüphesiz paralı değil, gönüllü ve ulusal bir ordudur.[41] Machiavelli’ye göre, bir ordunun olmazsa olmaz şartlarından biri, iyi silahtır. Bol sayıda silah ve teçhizatın olması gerekir. Hatta ileriyi düşünerek çok sayıda stoklamak gerekir. Bu bir devletin bekası için iki şekilde yararlıdır: Birincisi, halka güven verecek, ikincisi ise düşmana korku salacaktır.[42]
Machiavelli’nin siyaset felsefesine kazandırdığı kavramlardan biri de ‘hikmet-i hükümet’ (raison d’état) kavramıdır. Daha önce Machiavelli’nin devleti bilinçli bir varlık olarak ele aldığını söylemiştik. Hükmet-i hükümet, O’nun tecrübelerinin rasyonelleşmesi ve dönemin entellektüel akımlarıyla birleşmesiyle ortaya çıktı.[43] Bu, O’nun için siyasetin yönlendirici ilkelerinden biri oldu.
Machiavelli, bir devleti, kiliseden ve diğer devletlerden farklı bir aygıt olarak kabul etmekle birlikte, aralarındaki bağımlılığı da inkar etmez. Bir devlet uzun süre barış halinde kalamaz. Çünkü, o başkalarını rahatsız etmezse bile, başkaları onu rahatsız edecektir.[44] Hatta Machiavelli, bundan yola çıkarak bir devletler hukukunun olabileceğini de kabul etmiştir. Bu, bütün devletler için geçerli olacak ve doğal hukuka dayanacaktır. Devletler arasındaki bağımlılıktan hareketle Machiavelli, güç politikası (power politics) kavramının kapısını aralıyordu. Bununla uluslararası ilişkiler teorilerinin iki ana temelini ortaya koymuştur: Devletin ayrı bir moral güç olarak varlığı ve bir uluslararası alanın varlığı. Yani, uluslararası ilişkiler, karşılıklı bağımlılık ve mütekabiliyet esasına dayalı bir sistem olarak tanımlanıyordu.[45] Popper, Machiavelli’nin güç mantığını, güç politikasının hareketlerinde olduğu kadar, bazı siyasal kurumların işleyişini açıklamakta da kullandığını söyler.[46]

Nasıl Bir Yönetim Şekli?

Machiavelli’ye göre, ilk başta, yalnız başına yaşayan insanlar, sonraları korunma ve beslenme içgüdüsüyle bir araya toplanmışlardır. İçlerinde en cesur ve akıllı olanını kendilerine baş yapmışlardır ve onun boyunduruğu altına girmişlerdir.[47] Yönetme ve yasa fikri böylece ortaya çıkmıştır.
Machiavelli’ye göre üç tür ana yönetim biçimi vardır: Krallık, Aristokrasi, Demokrasi. Bir de bunların arasında meydana gelen ara yönetimler var: Tiranlık, Oligarşi ve Anarşi.[48]
Machiavelli’ye göre yönetim döngüseldir. Krallık kolayca tiranlığa, aristokrasi az sayıda kişinin yönetimine, demokrasi de özgürlüklerin kötü kullanımından dolayı anarşiye geçiş yapar. Ana yönetimler iyi, ara yönetimler ise tehlikelidir.[49] Bu ara yönetimde hiç kimseye güvenilmez, hele hele özgürlüklerin bekçiliği konusunda halka hiç güvenilmez.[50] Machiavelli’nin, bu tasvirleri yaparken ve bu varsayımları ileri sürerken büyük ölçüde Antik-Yunan ve Roma İmparatorluğu’nu göz önüne aldığını görüyoruz. Machiavelli’nin, Aristo’dan yararlanıp yararlanamadığını bilemiyoruz. Fakat, yönetim şekillerinin sınıflandırılması Aristo ile büyük bir benzerlik göstermektedir.
Konuşmalar’dan (Discorsi), Hükümdar’ın öğretisini değiştiren değilse bile, tamamlayan bir çok noktalar çıkmaktadır. Bir kere, burada Machiavelli’nin cumhuriyeti yeğ tuttuğu açıkça belli olur. Fakat, bazen öyle durumlar vardır ki yönetimlerin saplandığı çıkmazları ancak bir kralın eli çözebilir.[51]
Görüldüğü üzere, Machiavelli’de, insanlığın nihai olarak, düz çizgisel bir şekilde ulaşabileceği ideal bir yönetim şekli yok. Düzen mi, özgürlük mü ikilemine, Machiavelli şunu öneriyor: Birilerinin iddia ettiği gibi insanlık ne düzenden özgürlüğe, ne de özgürlükten düzene doğru, düz çizgisel bir siyasal evrim yaşıyor. Tam aksine, yönetim fikri, bir ifrat ve tefrit olan, özgürlük ve düzen arasında dolaşıp durmaktadır. Kısacası, Machiavelli her siyasi düzenin belli bir süre sonra amacından saptırıldığını ve işlevini tamamlaması nedeniyle de tasfiye edilip, yerine başka bir siyasi düzenin geçtiğini söylüyor. Bu, hep bir kısır döngü şeklinde devam edip durur.

C-) Hükümdar

Machiavelli’de devlet başkanı, devletin kendisiyle bütünleşmiştir. Devletin başında bulunan kimse ‘devlet benim’ diyebilmelidir, dolayısıyla da hükümdar halkın hiç sınır ve bağ tanımayan efendisidir.[52]
Machiavelli, güçlü devlet için başarılı hükümdarı dillendirir. Peki, başarılı hükümdarın kıstası nedir? Başarılı hükümdar için ‘virtu’ kavramını kullanır. ‘Virtu’ (erdem) Hıristiyanlıktaki gibi alçak gönüllüğü ve namusluluğu çağrıştırmaz. Buradaki ‘virtu’, başarılı bir yöneticiyi, acımasız, muhteris ve düzenbaz kılan eylemdir. Hükümdar aksiyon adamıdır. Bu aksiyonunu da şiddet üzerine bina etmek zorunda.
Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig’de; “Bir boy bozulursa, bey düzeltir. Peki, bir bey bozulursa kim düzeltecek?” diye sorar. Machiavelli, Yusuf Has Hacip’in , “Bir boy bozulursa, bey düzeltir.” savını adeta teyit edercesine, “yanılan halk güzel sözlerle düzeltilir.” der. Zira, Machiavelli’ye göre ancak hükümdar halka güzel sözler söyleyebilir. Machiavelli, Yusuf Has Hacip’in sorusuna gıyabi bir cevap gönderiyor: “Kötü , bozulmuş bir hükümdar ancak çelikle düzeltilir.”[53] Bu ifadenin altında yatan temel argüman ‘şiddet’tir.
Ahlaklı, dürüst, güvenli olma gibi kişilerin sahip olabileceği özel değerler, bir devlet adamı için lüksten öte bir şey değil. Bir kimse, birey olarak bunlara sahip olabilir. Ama bir devlet adamı asla. Zira, o bir çok kimsenin hayatından sorumludur. Bir bireyin, her zaman doğru söylemesi gerekir. Ama bir hükümdar, koruması altında bulunan kimseleri korumak için yalan söylemek zorunda kalabilir.[54] Bir anlamda, beden için şiddet, ruh için ise yalanın gerekli olduğuna inanır.
Machiavelli’ye göre, bir hükümdar güçlü olmak istiyorsa, Papa’ya dikkat etmesi gerekir. Eğer, uzun süre iktidarda kalmaya niyetliyse Papa’nın kendi işine karışmasına izin vermemelidir. Bunu önlemenin yolu da, kendi istediği kişiyi papa seçtirmekten geçer. Eğer, istediğin kişiyi seçtiremiyorsan, en azından istemediğin kişiyi de seçtirmemelisin.[55] Yani, yenemiyorsan , yenilmemelisin de!
Bir hükümdar kendisine yeter mi, yoksa başkasının yardımına mı muhtaçtır? Bu Machiavelli’nin en önemli sorularından biridir. Şu cevabı veriyor: “Ya insan ya da para çokluğu sayesinde ihtiyaca uygun bir ordu kurabilen ve kendilerine kim saldıracak olursa olsun ona karşı meydan muharebesi verebilen hükümdarlar, kanaatimce kendi kendine yeten hükümdarlardır.”[56]

Her hükümdar, zalimlikten ziyade, merhametli olarak tanınmalıdır. Çünkü, hem devletin hem de hükümdarın bekası için halkın sevgisi önemlidir.[57] Fakat, merhametin ölçüsünü fazla kaçırmamalıdır. Çevresine korku salmalıdır. Tarih göstermiştir ki, zalimce davranmayan bir çok kişi yok olup gitmiştir.[58] Bunun en basit örneği silahsız peygamberlerdir. Eğer, yok etmezsen yok edileceğin günleri de beklemelisin.[59] İki türlü zulüm var, Machiavelli’ye göre: Birincisi, iyi kullanılmış zulüm; kendini güven altına almak için toptan yapılmış zulümdür. İkincisi ise, kötü kullanılmış zulüm, başlangıçta az olduğu halde, zamanla sönecek yerde çoğalan zulümdür.[60] Ardından Machiavelli, ince ince taktikler veriyor: Eğer, bir hükümdar zulmetmek istiyorsa -ki etmek zorunda- katliamları işkenceleri ve kısıtlamaları bir seferde yapmalıdır. Nasıl olsa halk unutur. Ama iyilikler, azar azar yapılmalı ki, hafızalara kazılsın, tadına daha iyi varılsın. Çünkü, böylelikle aslında az olan bu iyilikler sürekliliğinden dolayı çok büyük görünecektir.[61]
Hükümdarın, yönetimini sürdürebilmek için başvurması gereken bir takım yöntemler, Hıristiyanlığa da insanlığa da aykırıdır. Aslında, böyle zalimlikler yapıp kral kalmaktansa, kişi bütün bunlardan kaçıp kendi halinde yaşamalıdır. Ama, kral olmayı yani iyi yoldan ayrılmayı seçerse o zaman sertlikten ve zulümden başka çare yoktur.[62]
Hükümdar için mücadele etmenin iki yolu var: Birincisi, kanunla, ikincisi ise kuvvetledir. İlki insanlara , diğeri ise hayvanlara özgü bir şey. Çoğunlukla, ilki yetersiz kaldığından dolayı, ikinciye başvurmak zorunda kalınıyor.[63] Bunun için bir hükümdarın, hem insanların hem de hayvanların özelliklerini iyi bilmesi gerekir. Zira, hükümdar insan ile hayvan arası bir şey. Hükümdarın, hayvan tarafını kullanması için kendisine iki hayvanı; aslan ile tilkiyi örnek alması gerekir. Çünkü, aslan tuzaklara, tilki de kurtlara karşı savunmasız. Bu nedenle, tuzakları tanımak için tilki, kurtları tanımak için de aslan olmak gerekir. Salt aslan olmaya kalkmak tek başına bir şey ifade etmez.[64]
Machiavelli, bir hükümdarın sözünde duramayabileceğini de belirtiyor. Bütün insanlar iyi olsaydı , böyle bir sorun olmazdı. Lakin, bir hükümdar ne kadar iyi olursa olsun , karşısındaki insanlar kötü olduğundan o da sözünde durmayabilir.
Machiavelli ye göre, bir hükümdar devamlı suretle çevresindekilerle görüş alış verişi içinde olmalıdır. Ama, bunlar ‘demokratik danışmalar’ niteliğinde değil, ‘monarşik danışmalar’ niteliğindedir. Kendisi sormadıkça başkalarının fikir ileri sürmesine izin vermemelidir. Çünkü, böyle davranmakla hükümdar kendi saygısını ve karizmasını perçinler. Aksi halde, otoritesini kaybeder.[65]
Machiavelli’yi , hükümdara, zalimlik, cinayet ve kurnazlıklar konusunda ince taktikler veren biri şeklinde tanımlamak, haksızlık olur. J. J. Rousseau’nun, Toplum Sözleşmesi’ndeki (III. kitap, VI. bölüm) “O, krallara ders verirmiş gibi görünüp, aslında halklara büyük dersler verdi.” saptaması gerçeğe daha yakın görünüyor.

D-) Din ve Ahlâk:

Avrupa’da hiçbir düşünür Machiavelli kadar din karşıtı algılanmamıştır. O, tıpkı şeytan gibi, Tanrı’ya isyan etmiş bir asi olarak görülmüştür. O’nun şeytan gibi algılanması biraz da dönemin tarihi süreci ile ilgili bir şey. O yazılarını ortaçağa özgü dini hayatın öneminin artık azaldığı bir dönemde yazmıştır. Fakat, nedense O yazdığı dönemde dinsel hayat, daldığı uykudan Protestan reformu ve kısmen de buna tepki olarak gelişen Katolik reformları tarafından aniden uyandırılıvermişti. Gerçekte 16. Yüzyılın ortalarına gelindiğinde Machiavelli’nin siyasete karşı takındığı laik yaklaşım tam bir skandal olarak görülmüştür.[66] Dikkat edilirse, bu süreç O’nun ölümü sonrasıdır. Aynı zamanda da ‘insan Machiavelli’den, ‘şeytan Machiavelli’ye geçişin öyküsüdür.
Machiavelli’nin dine mi, yoksa kiliseye mi karşı olduğu sorusu uzun süre zihinleri meşgul etmiştir. Ortaçağın tarihi sürecinde, hem Papanın kişisel, hem de papalığın bir kurum olarak yadsınamaz bir rolü vardı. Şüphesiz, kilise siyasi arenanın en büyük aktörüydü. Machiavelli’nin anlamadığı nokta şuydu: “Kilise neden dünya işlerine bu kadar çok karışıyor?”[67] İtalya’nın bir araya gelememesinin nedeni olarak kiliseyi görüyordu. Zira, papalığın dünyevi itibar kazanmaya başlaması, İtalya’nın parçalanması ile doğru orantılıydı. Bir de kilise mahkemeleri adalet konusunda çok kötü örnek oluyorlardı. Kilise bir çok konuda olduğu gibi ahlaki açıdan da tükenmişti. Ahlaksızlık papalıkta adeta doruğa erişiyordu. Bunlardan ötürü olacak ki Machiavelli şunu söylüyordu: “Eğer, dinsiz olduğumu söylüyorsanız bunu kiliseye borçluyum.”
Machiavelli de, çağdaş düşünürlerden Schumacher gibi, “İnsanın kilisesiz yaşayabileceğini ama dinsiz asla yaşayamayacağının” farkındaydı. Machiavelli, dinin ve ahlâkın, toplumsal ve siyasal hayattaki sonuçlarına karşı ilgisiz değildi. ‘Machiavelli, yöneticinin ahlâk dışı araçları yalnız bir sonuca varmak için kullanmasını onaylıyordu, yoksa kişideki ahlâk bozukluğunun iyi bir hükümeti olanaksız kılacağından şüphe etmiyordu.’[68]
Machiavelli’nin ahlâk ve din hakkındaki görüşleri iktidarın diğer sosyal değerler karşısındaki üstünlüğüne olan inancın örneklerindedir: “Ve dinde mistik unsura, dinin tabiat üstü, akıl üstü karakterine çoğunlukla uzaktır. Yine de dine karşı olumlu bir tavrı vardır, onun dini, yönetenin elinde, yönetilen üzerinde bir etki ve kontrol aygıtıdır. Machiavelli dinde, yoksul insanın aklını, ahlâkını ve doğruluğunu kaynaşmış olarak görür ve ‘dinin olduğu yerde orduları yönetmek ve disiplini sağlamak kolaydır.’ der.”[69] Ve gene, ‘yalnız siyasi hakimiyet, icbar ve birlik aleti olarak dinin rolü, Machiavelli’nin şu tavsiyesinde açık hale gelir: Hükümdar yanlış olduğunu bile bile dini doktrinlerin ve mucizelere inanmanın yaygınlaşmasını desteklemelidir.’[70]
Machiavelli’nin Hıristiyanlığa olan ilgisi felsefi ve teolojik değil, tamamen pragmatik ve siyasidir.[71] O’nun ‘virtu’ (erdem) kavramı, Hıristiyan ahlâkına taban tabana zıttı. O’na ilham veren şey insanın asaleti ve yeryüzündeki hayatın şaşaasıydı; ve bu asaletin , alçak gönüllülük değil, gururda; kötülüğe tahammül etmekte değil, intikam almakta; nefsi körletmekte, çile çekmekte değil, cesarette; dua etmekte değil, harekette; vücudu örterek keşiş manastırlarında sürünürcesine yürümekte değil, savaşın gurur verici zırhını takarak insanın canlılığından, cesaretinden, kahramanlığından, alicenaplığından ve şaşaasından zevk ve haz duymakta olduğuna inandı ki, bu da pek tabii ideal bir insan tipiydi.[72]
Macit Gökberk, Machiavelli’nin, ‘çağdaşı bütün hümanistler gibi Hıristiyan olmaktan çok bir ilkçağ paganı’ olduğunu söyler.[73] Hıristiyanlığı, 16. Yüzyıl İtalya’sında modası geçmiş bir din diye saf dışı edip, Eski Yunan veya Roma’daki benzer bir din getirme amacındaydı. Yani esas gayesi, vatanseverlik hislerini ve ‘virtu’yu yayacak olan bir ‘kamu dini’.[74] Kısacası, Machiavelli, güçlü bir devlet için Hıristiyanlığa karşı ‘teknik bir din’ öneriyordu.
Machiavelli’nin siyaset felsefesine en büyük katkılarından biri de, bir tek ahlâk değil iki tür ahlâk olduğunu söylemesidir: Özel ve kamusal ahlâk. Bu da politikanın sekülerleşmesi sürecini doğurmuştur. O, özel ve kamusal ahlâk alanlarını kesinlikle ayırır. O’nun için birey açısından geçerli olan ahlâk kuralları, devlet açısından geçerli değildir. Örneğin; bireyler cinayet işleyemezler, ama devlet işleyebilir. O buna dayanarak, Romüs’un Romülüs tarafından öldürülmesini devletin güvenlik ve bekası temelinde savunur.[75] Kant ise, Machiavelli’nin sandığı gibi, siyasetin ahlaktan ayrılamayacağına, siyasetin ahlak önünde diz çökmesi gerektiğini savunur ve Machiavelli’yi ciddi bir eleştiriye tabi tutar.[76]
Machiavelli bir işi yaparken, hak ve adalet sorunlarına, din ya da ahlâka uygunluk sorununa ancak başarıyla ilişkisi oranında yer vermiştir. Bundan ötürü O’nun ahlâkı siyasete feda ettiği veya amaçla aracı özdeşleştirdiği, daha doğrusu amacın her türlü aracı yasal kıldığını savunduğu iddia edilmiştir. Oysa, Machiavelli’nin belirtmek istediği, bir devlet veya devlet adamının -özellikle dış ilişkilerde- kendi ülkesinin birlik, bağımsızlık ve güvenliği için yararlı her türlü hareketi yapabileceği ilkesidir.[77]

Sonuç:

Machiavelli’nin o çok tartışılan paradigmasını ele aldık. O’nun fikirlerinden hem ‘insan’, hem de ‘şeytan Machiavelli’ çıkarılabilir. Akademik alanda ‘insan Machiavelli’ fikrinin hakim olduğu söylenebilir. ‘Şeytan Machiavelli’ ise, politikacıların malzemesi. Siyasi arenada, ömürlerinde bir kez olsun Machiavelli’yi okumamış olan bu insanlar, sırf rakiplerini köşeye sıkıştırmak amacıyla, ağızlarına doladıkları birkaç kelimeyle birbirlerini Makyavelizmle suçlayıp duruyorlar.
Machiavelli, Batı siyasal düşüncesinde Platon ve Aristo’dan sonra gelen en önemli düşünürdür. Machiavelli’nin, kendisinden sonra gelen, Hobbes, Locke ve Bodin’den farklı ve kendine özgü bir siyaset felsefesi olduğu söylenebilir. Yakın dönemde yayınlanan bir makalede ‘siyaset sosyolojisinin bir müjdecisi’[78]olarak ele alınmıştır. Türkiye’de, Machiavelli ile ilgili, akademik çalışma olarak, tesbit edilebildiği kadarıyla, iki yüksek lisans tezi ile birlikte, on iki civarında lisans tezi bulunmaktadır.[79] Machiavelli, sistematik bir siyaset felsefesi ortaya koymaktan ziyade, pratik/uygulanabilir bir siyaset felsefesi ortaya koymaya çalışmıştır. O sadece somut gözlemlerden hareketle, bazı varsayımlarda bulunuyor. Sabine’e göre, bu varsayımların zayıf kalmasının nedeni, siyasal başarı ve başarısızlıkların sadece hükümdarın yeteneğine bağlanmış olmasındadır. Dolayısıyla, sınırlı gözlemlerden, yüzeysel görüşler ortaya çıkmıştır.[80] Halbuki iyi bir düşünürün, ortaya koyacağı paradigmanın büyüklüğünün ilk şartı, tümelle ilgili olmasıdır. Machiavelli’nin paradigması, asıl kendisinden sonra sistematik hale getirilmiş ve birçok düşünüre yol gösterici olmuştur.

Kaynaklar:

Arendt, Hannah, Geçmişle Gelecek Arasında, çev. B.S. Şener, İstanbul 1996

Aru, Celâl Bürhan, Makiyavel – Nicolo Machiavelli- 1942

Bolay, S. Hayri, Felsefi Doktrinler ve Terimler Sözlüğü, 6. baskı, Ankara 1996

Cevizci, Ahmet, Paradigma Felsefe Sözlüğü, 3. baskı, İstanbul 1999

Descartes, Réne, Metot Üzerine Konuşma, çev. M. Karasan, Ankara 1947

Ebenstein, William, Siyasi Felsefenin Büyük Düşünürleri, İ. Özel,İstanbul 1996

Eralp, Atilla, Devlet, Sistem ve Kimlik, İstanbul 1996

Hegel, G. W. F., Seçilmiş Parçalar, çev. N. Bozkurt, İstanbul 1986

Heidegger, Martin, Özdeşlik ve ayrım, çev. N. Aça, Ankara 1997

Gökberk, Macit, Felsefe Tarihi, İstanbul 1994

Guénon, Réne, Modern Dünyanın Bunalımı, çev. N. Avcı,İstanbul 1979

Kara, İsmail, Amel Defteri, İstanbul 1998

Maurice, Cranston(editör), Batı Düşüncesinde Siyaset Felsefeleri, çev. N. Muallimoğlu, İstanbul 1995

Machiavelli, Nicola, Hükümdar, çev. Y. Türk, İstanbul 1996

Machiavelli, Nicola, Hükümdar, çev. H. K. Karabulut, 5. Bası, İstanbul 1996

Machiavelli, Nicola, Konuşmalar [Seçilmiş Parçalar, çev. Pars Esin, haz. Mete Tunçay, age içinde]

Meriç, Cemil, Umrandan Uygarlığa, İstanbul 1996

Meriç, Cemil, Sosyoloji Notları ve Konferansları, İstanbul 1996

Popper, Karl, Açık Toplum ve Düşmanları-I, çev. M. Tunçay, İstanbul 1994

Rosenthal, Erwin, Ortaçağda İslam Siyaset Düşüncesi, çev. A. Çaksu, İstanbul 1996

Sabine, George, Siyasal Düşünceler Tarihi II, çev. A. Öktem, Ankara 1969

Thomson, David, Siyasi Düşünce Tarihi, İstanbul 1996

Tunçay, Mete, Batıda Siyasal Düşünceler Tarihi II, -Seçilmiş Yazılar- Ankara 1986

Ülgener, Sabri F., Zihniyet ve Din -İslam, Tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlakı- İstanbul 1981

Weber, Max, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, çev. Z. Aruoba, İstanbul 1997

Zweig, Stefan, Kendileri ile Savaşanlar, çev. G. Aytaç, Ankara 1997

——————————————————————————–

* İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğrencisi.

** Değerli katkı ve teşviklerinden dolayı Doç. Dr. Fatmagül Berktay hocama teşekkür ederim.

[1] Meriç, Umrandan Uygarlığa, s.172

[2] Gökberk, Felsefe Tarihi, s. 190

[3] Heidegger, Özdeşlik ve Ayrım, s. 30 Ayrıntılar için bkz. Hegel, Seçilmiş Parçalar, çev. N. Bozkurt, İstanbul 1986, s. 95-102

[4] Descartes, Metot Üzerine Konuşma, s.9

[5] Gökberk, age. , s.190

[6] Guénon, Modern Dünyanın Bunalımı, s. 29

[7] Ebenstein, Siyasi Felsefenin Büyük Düşünürleri, s.134

[8] Ebenstein, age s. 134-135

[9] Zweig, Kendileri İle Savaşanlar, s.108

[10] Ebenstein, age, s.135

[11] Meriç, age. s.173

[12] Mediciler; ‘1484 yılından başlayarak Floransa şehir devletinin başında bulunan bir aile. Banka işleriyle zengin olmuşlar, Rönesansta hümanizmi ve sanatı desteklemeleriyle ün salmışlardır. Aralarında papa ve Fransız kraliçesi olanlar vardır. Floransa parlaklığını Medicilere borçlu.’ Gökberk, age

[13] Meriç, Sosyoloji Notları ve Konferansları, s.186

[14] “…Mediciler zamanında yaşamış olan ve Makiyavel adını taşıyan bir siyasi idi. Çünkü bu adam hilenin, hud’anın , desisenin bir menbaı, bir timsali olarak tavsif ediliyordu. Bu fenalık ve mel’anet kaynağını taşıyan bu adamın ismi genç ruhuma ihtiyarımın dışında bir husumet ve nefret telkin ediyordu.”

“…Her şeyden evvel Makiyavelin şekli ile, cismi ile tanışmak istedim, resmini aradım buldum. Bu adamın denildiği kadar dessas ve kurnaz olduğuna dair bende yer etmiş ve kök bırakmış kanaat bir kere daha kuvvetlendi.” Bkz. Celal Bürhan Aru, Makiyavel, s.6 , 1942

Eser, Machiavelli’nin bir dönem Türkiye’de nasıl bilindiğini göstermesi açısından ilginçtir: Eserin ilk başlarında yer alan olumsuz ifadeler, bir süre sonra olumlu ifadelere dönüşecektir. Portre aynı portredir, fakat yazarın algılaması değişmiştir. O ana kadar, suratı, jezuit rahibelerinin kıyafetinden koparılmış bir parçayı; burnu ve gözleri, bir kartalı hatırlatırcasına atılgan hayırsız bir adamı; dudakları yalanı kolaylıkla ağzından çıkarabilecek şekilde inceliği; alnı, hayatı boyunca yapmış olduğu hilelerin, vicdanında doğurmuş olduğu azabın derin çizgilerini; ifade eden o kötü Machiavelli gidecek, yerine daha cana yakın ve sevimli bir Machiavelli gelecekti. En nihayetinde müellifimiz, Machiavelli’yi büyük bir demokrat ilan ediveriyor.

[15] Meriç, age , s. 187

[16] Meriç, age, s. 150

[17] Kara, Amel Defteri, s. 11

[18] Meriç, age, s.187

[19] Meriç, age, s. 187

[20] Meriç, Umrandan Uygarlığa, s. 176

[21] Paradigma kavramı, Amerikalı bilim felsefecisi, T. Kuhn’un kullandığı anlamda ele alınmıştır. Her ne kadar, M. Marterman, Kuhn’un paradigma kavramını yirmi bir değişik anlamda kullandığını söylüyorsa da, burada, kavram çerçevesi, fikir çerçevesi anlamında ele alınmıştır. Bu konuda bkz. S. Hayri Bolay, Felsefi Doktrinler ve Terimler Sözlüğü, s. 325-26; Ahmet Cevizci, Paradigma Felsefe Sözlüğü, s. 675-76

[22] Gökberk, age , s. 190

[23] Machiavelli, Hükümdar, çev. Yusuf Türk, s.121

[24] Machiavelli, Hükümdar, s.17

[25] Machiavelli, Hükümdar, s.33

[26] Machiavelli, Hükümdar, s.50

[27] Machiavelli, Konuşmalar, [Seçme Parçalar, çev. Pars Esin, Batıda Siyasal Düşünceler Tarihi-II içinde, haz. Mete Tunçay] s.53

[28] Machiavelli, Konuşmalar, s.75

[29] Machiavelli, Konuşmalar,s.78

[30] Sabri F. Ülgener, asketizmi ‘riyazet’ kavramı ile karşılıyor. Genel olarak bu konuda ve özellikle dini ve dünyevi asketizm arasındaki farklılıklar için bkz. Ülgener, Zihniyet ve Din – İslam, Tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlakı- İstanbul 1981

[31] Bu konudaki ayrıntılar için bkz. M. Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, s.83-161

[32] Gökberk, age,s.190

[33] Machiavelli, Hükümdar, s. 60-61

[34] Canatan, Batıda İnsan ve Devlet, Sözleşme sayı 3

[35] İ. Kant, Eternal Peace, Freiderich İnevitable kitabı içinde, akt. A. Eralp , Devlet, Sistem ve Kimlik , s.52

[36] Ebenstein, age, s. 137

[37] ” Machiavelli’nin bütün amacı, bozuk bir toplumda güçlü bir devletin kurulması taraftarıydı. Machiavelli , bozulmadan ; her türlü başıboşluk ve vahşeti, büyük ölçüde zenginlik ve iktidar eşitsizliğini , başı boş tutkunun büyümesini, ayrılmayı,yasasızlığı, şerefsizliği ve dini hor görmeyi kapsıyordu.” Sabine, Siyasal Düşünceler Tarihi-II, s.14

[38] Arendt, Geçmişle Gelecek Arasında, s. 191

[39] Gökberk, age, s. 210

[40] Machiavelli, Konuşmalar, s.54

[41] Machiavelli, Hükümdar, s.59 ayrıca bkz. XIII. Bölüm, s. 65-69

[42] Machiavelli, Hükümdar, s.53

[43] Rosenthal, age. S.97

[44] Eralp , age, s.42

[45] Machiavelli, Konuşmalar, akt. Eralp,age s.43

[46] Popper, Açık Toplum ve Düşmanları-I, s. 93

[47] Machiavelli, Konuşmalar, s.49-50

[48] Machiavelli, Konuşmalar, s.49

[49] Machiavelli, Konuşmalar, s.49

[50] Machiavelli, Konuşmalar, s.53-54

[51] Tunçay, Batıda Siyasal Düşünceler Tarihi-II, s.36

[52] Gökberk, age, s. 212

[53] Machiavelli, Konuşmalar, s.71

[54] Machiavelli, Hükümdar, s. 82-83

[55] Machiavelli, Hükümdar, s.40

[56] Machiavelli, Hükümdar, s.52

[57] Machiavelli, Hükümdar, s.14 ve 50, ayrıca Konuşmalar, s.50

[58] Machiavelli, Hükümdar, s.80

[59] Machiavelli, Hükümdar, s.29

[60] Machiavelli, Hükümdar, s.46-47

[61] Machiavelli, Hükümdar, s.47

[62] Machiavelli, Konuşmalar, s.63

[63] Machiavelli, Hükümdar, s.82

[64] Machiavelli, Hükümdar, s.83

[65] Machiavelli, Hükümdar, s.110

[66] Thomson , Siyasi Düşünce Tarihi, s.23

[67] Machiavelli, Hükümdar, s.56

[68] Sabine, age, s.11

[69] Ebenstein, age s.140

[70] Ebenstein, age, s. 140

[71] Ebenstein, age,s.140

[72] Landi, Niccola Machiavelli, Batı Düşüncesinde Siyaset Felsefeleri, kitabı içinde, s. 47. Ayrıca, bu konuda Machiavelli’nin doğrudan görüşleri için bkz. Konuşmalar, Kitap II,2.

[73] Gökberk, age, s.192

[74] Landi, age, s. 47

[75] Eralp, age, s.42

[76] Kant, age, akt. Eralp, age,s.52

[77] Tuncay, age, s.36

[78] Mahmut Arslan, Siyaset Sosyolojisinin Bir Müjdecisi: Nıccolo Machiavelli, ToplumBilim,sayı 1, Eylül 1992, s.17-25

[79] Türkiye’de Machiavelli ile ilgili yapılan,tezlerin bir listesini aktarıyoruz. (Kaynak: Harun Anay, Batı Felsefesiyle İlgili Türkiye’de Yapılan Tezler, Divan 1998/2, s. 117-240. Kısaltmalar: Y.L.T.: Yüksek Lisans Tezi; L.T.: Lisans Tezi; Dan.: Danışman; G.: İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Genel Kütüphanesi; K.: İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Kütüphanesi; M.: İ.Ü. Merkez Kütüphanesi)

Kıldacı (Benli), Neşe, Machiavelli’nin Hükümdar Çevirilerindeki Çeviri Sorunları, Dan. Gülıçık Alkaç, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,İstanbul-1994, 170s., Y.L.T. ; Yerebakan İbrahim, Makyevelizm ve Cristopher Marlowe’den Makyevelist Bir Oyun: The Jew of Malta, Dan. Yıldız Aksoy, Erzurum Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Erzurum-1988, 102s., Y.L.T. ; Acar, Şerif , Nicolai Machiavelli, Thomas More, Tommasso Campenallo ve Francis Bacon’un Devlet Öğretileri, İstanbul Üniversitesi , Edebiyat Fakültesi, İstanbul-1975,49s., L.T., G.72; K.276; M.5267; Berker, Tomris, Nietzsche’de Kudret Fikri ve Machiavelli ile Münasebeti, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, İstanbul-1947, L.T., M.1320; Cürgen, M. Bayram, Nicola Machiavelli ile Francis Bacon’un Devlet Öğretileri İçinde Hükümdar Anlayışları, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, İstanbul-1971, 37s., L.T., K.441; M.8568; Gürcan, Esin, Thomas Morus, Thomas Campenella ve Nicolai Machiavelli’nin Devlet Felsefeleri, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, İstanbul-1972, 2+9s., L.T., G.476; K.540; M.10328. Güvenç, Sefer, Nicola Machiavelli’nin Hükümdarlık Anlayışı, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, İstanbul-1972, 29s., L.T., G.374, K.584, M.9280. Hüner, Hikmet Uğur, Jean-Jacques Rousseau ve N. Machiavelli’de Toplum, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, İstanbul-1972, 33s., L.T., G.351; K.548; M.68882. Karlığa, H. Bekir, Machiavelli’ye Göre Hükümdar-Devlet İlişkisi, İstanbul-1977, 21s., L.T., G.704, K.925, M.12946. Turhan, Mevlut, Machiavelli’de Siyasal Devlet Felsefesi, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, İstanbul-1973, 22s., L.T., G.461, K.649, M.10041. Tümer, Mualla, Nicola Machiavelli ve Francis Bacon’un Devlet Anlayışları, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, İstanbul-1968, 31s., L.T., G.76, K.264, m.5533. Yarar, Selim, Niccolo Machiavelli’nin Devlet Felsefesi, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, İstanbul-1968, 33s., L.T., G.75, K.263, M.5526. Yürdagülen, Emel, Niccolo Machiavelli’nin “Devlet” Anlayışı, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, İstanbul-1979, 23s., L.T., G.872, K.998.

[80] Sabine, age, s. 23

Olivier Roy: “Müslüman Dünya Kültürel Bir Krizle Karşı Karşıya”

Filed under: Beynelmilel Münasebetler,Söyleşi — kivanc @ 18:36

Söyleşi: Patrick Haenni, Çeviri: Haldun Bayrı, 15 Ekim 2003

Metis Kitap. 08/12/2008 <http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Interview/Interview.asp?ID=10421 >

Olivier Roy, okuyacağınız bu söyleşisinde, günümüz İslamı’nın oluşturduğu yeni biçimler hakkındaki kendi araştırma ve çözümlemelerinin ilk kez nasıl başladığını ve zaman içindeki evrimini anlatıyor. Küreselleşen İslam’ın yazarı, bu krizin neden basit bir İslam-Batı çatışmasından daha fazla bir şey olduğunu; meselenin, güncel sorunlar ile daha kapsamlı, iri tartışmaların arasında sıkışıp kalan müslüman dünyanın bağrındaki bir kültür krizi olduğunu anlatıyor.

İsterseniz en baştan başlayalım: Nasıl olur da sizin gibi, papaz bir büyükbabayla protestan terbiyesi içinde yetişmiş ve 70’li yıllarda sekülerleşme teorilerilerinin, özgürlükçü anarşist dalganın etkisini yaşamış bir araştırmacı, sonunda İslam’a ilgi duyma noktasına gelir?

İslam’la Afganistan yolculuğum sırasında karşılaştım. Afganistan’a çok genç bir yaşta, henüz 19 yaşındayken Paris’ten otostopla gitmiştim. İslam’la ilgilenmeden önce müslüman toplumları, müslümanları keşfettim. Ayrıca Ortadoğu’da da son derece kısıtlı olanaklarla yolculuk yaptım, ki bu da beni halkla sürekli temas içinde tuttu. Bilhassa Afganistan’ın ücra köşelerindeki, Türkiye’deki, Yemen’deki insanların konukseverliğinin çok yardımı oldu bana bu yolculuklarda. Konuk olmak çok önemli bir deneyim. Köylüler, orta sınıflar, farklı kesimler tarafından konuk ediliyorsunuz. Dolayısıyla ilk temaslarım insanlar üzerinden kurulmuş oldu.
Sonra dil öğrenmeye, ilk olarak da bilimsel bir temele sahip olmadan da olsa, derdimi anlatmayı becerebildiğim Farsça’yı öğrenmeye karar verdim. Felsefe eğitimimi tamamlarken aynı zamanda Doğu Dilleri Enstitüsü’nde (INALCO) Farsça öğrendim. INALCO’da zorunlu islambilim dersleri vardı. Bu dersler, sömürgecilik döneminin mirasçısı olan Fransız islambilimine çok bağımlıydı, ama müslüman dünyayı çok iyi tanıyan öğretmenler vardı.
1970’li yıllardaydı bu anlattıklarım; henüz araştırmacı değildim, sadece bilinçli bir biçimde yolculuk yapmak istiyordum. İslam üzerine bilimsel çalışmalarım 1979’da, Afganistan’ın Sovyetler tarafından işgal edilmesinden sonraki dönemde başladı. Afganistan’daki savaşı incelemek için birkaç yıllık bir izin aldım. Bir toplum savaşa karşı nasıl tepki veriyordu? Nasıl seferber oluyordu? İnsanları motive eden neydi? Örgütlenme biçimleri, etkin ideolojiler, ideolojiyle askeri örgütlenmeler arasındaki ilişki neydi? 1980 ile 1986 arasında Mücahitlerle toplam 18 aya yakın bir zaman geçirdim, onlarla birlikte dolaştım. Herkesi görme fırsatım oldu: Kralcılar, Hikmetyar’ın aşırı-radikalleri, Şiiler, Mesud, Sufiler. Daha sonra işime yarayacak olan çeşitli kategorileri, örneğin farklı İslamcılık kategorilerini bu sırada geliştirdim. Fransa’ya döndüğüm zamanlarda kısmen yeniden giriyordum üniversite dünyasına ve müslüman dünyanın başka bölgelerinde çalışan meslektaşlarımla tartışma imkanım oluyordu. İşte o sıralarda Mısırlı İhvan’la (Müslüman Kardeşler), Türkiye’deki Refah’la ve İran Devrimi’yle ilgilendim.

Sizin kuşağınızda bu ilgi açısından bir çakışma da ortaya çıktı: Afganistan’da İslam ve Modernlik’i 1984’te yayımladınız. Aynı dönemde Gilles Kepel Peygamber ve Firavun’u yazıyordu. Ortadoğu’yla ikili bir temasınız vardı: INALCO ve gerçek toplumlar. İlk kitabınız aynı zamanda müslüman dünyaya geleneksel yaklaşımlara, özellikle de şarkiyatçılığa karşı bir savunmaydı.

Derinlikli bilgi karşısında daha çok alan çalışmasına öncelik tanıyan bir kuşaktık. Bu anlamda, doğrudan eğitim alanında olmasa da yeni bir kuşağın su yüzüne çıkmasına olanak tanıyan yapıların yerleştirilmesinde büyük bir rol oynamış olan Remy Leveau gibi birinin hayata geçirdiği, Fransız sistemindeki belli bir reformun ürünleriydik. Ben bir marjinal sayılırım, ama diğerleri, mesela Kepel, bunların içindeydi. 1970’li yıllarda CEDEJ gibi araştırma enstitülerinin ortaya çıkışına tanık olduk. Bu enstitüler geçmişe göre çok daha fazla ve çok daha ciddiyetle çağdaş toplumları eksen alıyorlardı kendilerine; derin bilgi bir kenara atılmıyordu, ama bunun üniversitelilik meşruiyetinin ilk şartı olması beklenmemeye başlamıştı.
Fikir, alana dalma fikriydi: Alan üzerinde dil öğrenmek, toplumlar üzerine doğrudan çalışmak. Böyle bir alan çalışmasına başlamadan önce on yıl boyunca islambilim, müslüman dünya tarihi, Kur’an ve hadis araştırması yapmak söz konusu değildi artık. Dolayısıyla, 1980’li yıllarda sosyal bilimlere, beşeri bilimlere ve alan çalışmasına çok daha dönük bir kuşağın ortaya çıktığı görüldü: Ben, Gilles Kepel, Alain Roussillon, François Burgat, Michel Seurat…

Ama bunu özellikle modernlikle ilişki gibi yeni sorular üzerinden yaptınız. Bu soru Afganistan üzerine kitabınızın merkezindeydi; kabile ve kavmiyet mantıklarının arasına sıkışmış, bir anlamda kendi geçmişine hapsolmuş bir ülke şeklindeki, bugün zihinlerimizdeki mevcut Afganistan imgesiyle çatışabilir bu; ama siz tersini gösteriyorsunuz.

Değişen sadece kavramsal aygıt değildi, dünya da değişiyordu. İslambilimsel bilgi birikimiyle müslüman dünyadaki toplumların kendi bilgi birikimleri arasındaki ayrılık da göze batıyordu. Artık, bir geleneğe kapanmış, kendi tarihine kapanmış bir dünyayla karşı karşıya olmadığımızı görüyorduk; Fas’tan Endonezya’ya kadar uzanan bir kültürel dünyanın ifadesi olarak tek ve büyük “İ”li bir İslam’dan söz etmenin zor olduğunu görüyorduk. Bütün mesele, bu çeşitliliği ve bu yeniden oluşum biçimlerini şöyle ya da böyle kavrayabilmekti: Kültürel etkenlere mi öncelik tanınmalıydı? Yoksa sosyolojiye veya siyasete mi? Herkesin kendine göre cevapları vardı. Kendi payıma ben, tanımı gereği en yoğunlaşmış siyasi olgu olan savaş başta olmak üzere, siyasi düzey üzerine çalışıyordum. Beni ilgilendiren, siyasi alanın bu vurgusu, bu baskınlığı karşısında, geleneksel sosyal ilişkilerin nasıl yeniden oluşacağı, oluşmakta olduğuydu.
İslamcılar Afganistan’da 60’lı-70’li yıllarda ortaya çıktılar, ama söylemleri Afgan toplumuna tutunamıyordu, üniversite kampüsleriyle sınırlı kalıyordu. Daha sonra, Sovyet işgaliyle birlikte İslamcılar önceden sahip olmadıkları bir kitleyle, toplumsal tabanla buluştular; çünkü söylemleri siyasi seferberliğe, askeri örgütlenmeye olanak sağlıyordu; özellikle de Afganların kavgasını modern ideolojik sorunsallara tercüme etmeye olanak sağlıyordu – Devlet sorunu: İslami devletin inşası; ideolojik sorun: komünizmle Batı arasındaki mücadele, Üçüncü dünyacılık. İslamcı söylem, Afgan toplumunun durumunu uluslararası büyük hedeflere eklemleme imkanı veriyordu.
Daha sonra toplum savaş tarafından derinlemesine bir değişime uğradı. Bir kuşak krizi oldu bu. Direniş gücü genç kadroların elindeydi, çünkü tekniğe, askeri aygıta, yabancılarla bağ kurmaya, siyasete daha hakim olanlar onlardı. Savaş çok güçlü bir toplumsal modernleşme etkeni oldu. Ama aynı zamanda, Sovyetlere karşı gerilla savaşı yürütmek için köylerine dönen bu genç ideologlar da geleneksel mantıkların eline düşmüş oldular: Yerel, kabilesel, kavimsel kimlik mantıklarından bir yandan yararlanırken bir yandan da bu mantıkları dönüştürmüş oldular. Bunun toptan bir süreç olduğu görülüyor.
“Modernliğe karşı gelenek” terimleri içinde akıl yürütülemezdi artık. Yeni biçimlerden oluşan bir toplum vardı; geleneksel ilişkinin, dayanışma gruplarının daimabir grameri vardı; bu da yeni bir dille, mesela siyasi partilerle dışa vuruluyordu. Ama aynı zamanda toplumdaki aktörler, kavgalarının küresel menzilinin de bütünüyle bilincindeydiler. Vadilerinin Sovyet varlığından kurtarılması değildi meseleleri. Kavganın başarıya ulaşması için dünya çapında bir jeostratejinin içinde yer almak gerekiyordu. Mesela, “komünistlere karşı Batı’nın yanındayız” oyunu oynanırken Amerikalılardan yardım istenir, ya da üçüncü bir yol seçilerek Ortadoğu’daki ağabeylerden, Suudiler’den destek aranır. Bu oyunun karmaşıklığı da, hem Amerikalılar’ın hem de Suudiler’in bu radikal İslami ateştopuyla oynamaya cesaret etmelerine neden olmuştur; çünkü Afganların Batı aleyhtarı olmaktan ziyade komünizm aleyhtarı olduklarını düşünüyorlardı, üstelik İran aleyhtarıydılar da – böylelikle ileride Afganistan’da Sovyetler’e karşı cihada yolladıkları radikal Sünni Araplar’dan kurtulmanın da iyi bir yolu olduğunu düşünüyorlardı.
Dolayısıyla, bütün bu mantıklar bir arada yürüyordu; “geleneksel toplumlar”, “modern toplumlar” gibi klasik kategorilerin iş görmediğini de o sırada anladım. Çok daha diyalektik, çok daha karmaşık bir ilişkiler bütünü içindeyiz; Yerel’in ancak küresel nazarında anlaşılabildiği bir karşılıklı etkileşim ve bağımlılık sistemindeyiz. Afgan dağlarında BBC’nin etkisini bir düşünelim; insanlar BBC’yi dinliyorlardı ve mücadelelerinin ancak daha büyük bütünlükler içinde anlamlı olabileceğini anlıyorlardı.

Demek ki Mücahitler’in kavgasının modernliği, devlet kavramını düşünebilmiş ve diğer yandan mücadelelerini uluslararası hedefler arasına sokabilmiş olmalarıdır, diyorsunuz. Bunun, tam da devleti aşan bir İslam ümmetine atıfta bulunmak üzere devleti göz ardı etmeye yönelen bir retorik üzerine kurulu olması paradoksal değil mi?

Başlıca İslami hareketler, Cemiyet-i İslami ve Hizb-i İslami, İhvan’ın entelektüel hareketlilik alanındaydılar. Onların yazılarını, farklı partilerin kitapçıklarını, tüzüklerini, vs. topladım. Afgan İslamcı literatürünün özü düpedüz Mısırlı İhvan’dan yapılmış tercümelerdi. Bazen de Mevdudi’den çevrilmişti, ama daha çok İhvan’dan. Farklı bir mekânda, Mısır’da doğmuş olan, devlet iktidarının ele geçirilmesi ve yönetim amacıyla yaratılmış temel bir şablonu almışlardı. İhvan tipinde bir İslamcı mantığın, yani iktidarın fethi mantığının içindeydiler. Ne varki çok hızlı bir şekilde başka mantıklara da dahil oldular: aşiret mantığı, kavim mantığı, vs., bir yandan da geleneksel toplumu değiştirme mantığı.
İlginç olan şey, 80’li yıllarda Abdullah Azzam’ın yönetimi altında Afganistan’a giden Arap gönüllülerin mantığının hiç de, bir ulus-devletin fethi üzerine kurulu İhvan mantığı olmamasıydı – onların mantığı tümüyle ümmete gönderme yapan bir mantıktı. Bunun tipik örneği Abdullah Azzam vakasıdır. Filistin kökenli Ürdün vatandaşı bir İhvan üyesiydi; ama 1970’li yılların sonunda, “Eğer Filistin’in kurtuluşu için mücadele etmek, Mısır, Irak, ya da Suriye devletine benzeyecek bir Filistin devleti yerleştirmek demekse, burada da Arafat yeni zaim (prens) olacaksa, başımıza yeni bir Saddam, ya da yeni bir Bumedyen, ya da yeni bir Sedat getirmek beni hiç ilgilendirmiyor,” diyerek FKÖ’den kopmuştu. Onun kavgası bir İslami devlet kurma kavgası değildi, ümmet kavgasıydı. Bu yüzden Afgan toplumunda devletin zayıflığı onun için iyi bir ortamdı: Arap gönüllülerin bir devlet kurma mantığında olmadıkları, ümmet boyutuna çok daha duyarlı oldukları görüldü. Azzam daha 1979’dan başlayarak, Afganistan’a Ortadoğulu gönüllü yollama şebekelerini örgütlemek için uğraşmıştı; vatanseverlik, ulus ya da devlet mantıklarına bağlı olmayacak, kendilerini ümmete hasredecek bir tür İslamcı enternasyonal yaratmaktı kafasındaki fikir.
Bu hareket daha sonra El Kaide’yi çıkarttı ortaya; çünkü 80’li yıllarda bununla hiç alakası yoktu. Abdullah Azzam hiçbir zaman terörist olmadı, asla. O bir cihad teorisyeniydi. Ümmete atfı merkez alan türden bir cihadcı hareketliliğin eğitmenidir bir anlamda: Cihad ümmeti savunmak içindir, ümmetin sınırı olmadığına göre de, cihad sadece özel bir grubun değil herkesin görevidir. Ama aynı zamanda, hiçbir zaman, asla terörizmi temenni etmemiştir, hiçbir döneminde.

İki kimlik düzeyi arasındaki karmaşık bağları düşünme noktasına geliyoruz. Aidiyet ve seferber olma: bir tarafta ümmet, öte tarafta devlet düzeyi.

Bir de üçüncü düzey var: Toplumun rövanşı. Afganistan’daki farklı mücahit partilerinin üye istatistiklerini temel aldığımda, Cemiyet-i İslami’nin özde Farsça konuşanlardan oluştuğunu, Hizb-i İslami’nin özde Paştu olduğunu ve kabilelere bağlı olmayan bölgelerden adam devşirdiğini, Hareket El İnkılab El İslami’nin daha ziyade kabile bölgelerinden adam devşiren bir Paştu partisi olduğunu, vs. fark ettim. Bir an geldi gördük ki sosyoloji hala varlığını sürdürüyor. İdeologlarda bile. İstediğiniz kadar müslüman olduğunuzu, ümmet için dövüştüğünüzü filan söyleyin, insanlar belli sosyal ağlara aittirler, hiç de ideolojikya da dini olmayan türden siyasi tercihlerde bulunurlar. Bu tercihler başka yerlerden gelirler, dayanışma gruplarından, asabiyelerden; kavim ve kabile mantıklarını da bunlar besler.
Afganistan’da hem devlet mantığına, hem de ümmet boyutuna karşı hakim olan da bu mantık olmuştur. Çok hızlı bir biçimde, Arap gönüllülerin ümmetçi görüşüyleriyle Afgan toplumunun gerçeklikleri arasında bir yüzleşme yaşanmıştır. Ve bu yüzleşme çok şiddetli, çok güçlü yaşanmıştır. Araplar için kabilenin bir anlamı yoktur, oysa kabile gerçeklikleri Afganlar için son derece önemlidir. Aslında bu ümmetçi görüşün İslam’ın Selefi bir yorumuyla atbaşı gittiğini de belirtmeliyiz: Yanibu görüşü göre Afgan İslamı, ya da Endonezya İslamı diye bir şey yoktur; yerel İslamlar göz ardı edilmesi ya da alt edilmesi gereken kültürel sapmalardır. Bu Selefilik adına, Arap gönüllüler Afgan dindarlığının geleneksel biçimlerine saldırdılar. Mesela evliya türbelerinin, hatta bayrak veya fotoğraf asılı şehit mezarlarının yıkılmasını istiyorlardı; bunun yüzünden Arap gönüllülerle yerel halk arasında bazen kan dökülen çatışmalar yaşandı.
Bu ümmet söyleminin nasıl bir kültürsüzleştirmeye eklemlendiğini iyi görüyoruz. Yalnız, “kültürsüzleşme” dendiğinde akla geleneksel kültürlerin reddedilmesi gelir, ama aynı zamanda bu kültürlerin kendisi de krizdedirler: savaştan, göçten, kuşak değişiminden, genç komutanların iktidarı alışından, ulemanın yerine çok daha yüzeysel bilgilere sahip genç mollaların gelişinden, geleneksel sufi tarikatlarının krizinden, pirlerle şeyhlerin yokolmasından. 1980’li yıllarda bu çok çarpıcıydı; artık şeyh bulunamıyordu. Sufiler’e şeyhlerinin nerede olduğunu sorduğunuzda, ya öldüklerini ya da gittiklerini söylüyorlardı. Ama Sufi tarzında dayanışma hala geçerliliğini koruyordu.
Bu karmaşıklık benim ilgimi çekiyordu. Tek başına kesinlikli bir açıklama getirebilecek hiçbir düzey yoktu; bu farklı düzeyleri, bu karmaşıklığı bir arada tutmak gerekiyordu. Modernleşme bu farklı düzeyler arasındaki oyundur. Modernleşme bir anda dışarıdan gelip burnunu sokarak geleneksel toplumu alt üst eden bir etken değildir; modernleşme aynı zamanda, yerel aktörler tarafından hayata geçirilen içsel bir evrimdir.

Yani modernleşme ve yeniden gelenekselleşme üzerine bu düşünceden, daha sonra ikinci büyük kitabınıza geçiyorsunuz, 1992’de yayımlanan Siyasi İslam’ın İflası’na. Tezleriniz nasıl bir gelişme gösterdi ki böyle bir sonuca vardınız?

Hem Afganistan’da hem İran’da yaptığım gözlemlerin sonucudur bu. Afganistan’da, Mesud gibi büyük komutanların nasıl artık hiçbir ideolojik tarafı olmayan mantıklarla karar vermeye başladıklarını gördüm; İslami bir devlet inşasıyla artık hiçbir ilgisi yoktu bu mantıkların. Dolayısıyla şu düşünülebilir: Ya bunların ülkülerinden vazgeçen kötü müslümanlar olduğunu düşünürsünüz, ya da bu ideolojik temel şablonun iş görmediğini – yani elimizde iki örnek vardı bunun için, biri Şii dünyasından, diğeri Sünni dünyasından. Ben işte bunun derindeki nedenleriyle ilgilendim. Devletle ilgili bu modern teokrasi fikri, İslami devlet kavramı, fazilet kavramına bağlı derin bir çelişkinin damgasını yemiştir: Emir’in bütün müslümanlar arasında en faziletli kişi olması gerektiği fikridir bu. Siyaset adamının kapasitesinin dini kanaatine ve ahlaklılığına bağlı olduğu fikri, siyasi alandan gelen bütün mantıkları silmektedir düpedüz. Oysa liderleri lider yapan siyasi mantıklardır. Bir insanın ermiş olması, iktidara sahip olması anlamına gelmez.

Siyasi mantık sözüyle tam olarak neyi kastediyorsunuz?

İktidarın kesin mantıkları ve kurumsal mantıklar. Bir örnek verelim: Humeyni 1987’de Mekke’ye hac ziyaretini yasaklayarak İslam’ın temel direklerinden birini askıya aldı. Gerekçesi şuydu: Amaç İran İslami devletini kurtarmaktır – son hac ziyareti sırasında Suudiler İranlı göstericilere karşı baskı uygulamışlardır, Suudi Arabistan’a gitmek söz konusu edilemez. Dolayısıyla, İslami devletin savunulması adına, sonuçta İslam’ın farzı olan bir şeyi askıya alırım; siyasi mantık dini mantığa baskın çıkar. Humeyni bu konuda daima çok açık olmuştur: Devrimin rehberi kim olmalıdır? En büyük ayetullah mı olmalıdır bu rehber? Cevap tereddütsüz hayır olmuştur, en siyasi ayetullah olmalıdır bu. Anayasa’da açık bir biçimde, Devrimin Rehberi’nin bir Taklit Mercii olmasının zorunlu olmadığı, her şeyden önce siyasi bir lider olması gerektiği söylenir.
Dolayısıyla İran’da şu avantaj vardır ki, siyasetin önceliği Anayasa’da da kayıtlıdır. Afganistan’da ise insanların uygulamalarındadır bu. Rekabetin kim daha iyi müslümandır diye çıkmadığı kesin. Rekabet çoğu zaman, kavim gibi, aşiret gibi toplumun farklı bölümlerinin mantığıyla atbaşı giden çok karmaşık iktidar oyunlarına bağlıdır. Salt dini boyut, derinlemesine siyasi olan bir mantığın üzerine giydirilir: İktidar nasıl alınacaktır ve nasıl idare edilecektir. Yani bu mantık devleti merkez alır. Buradan çıkardığım sonuç şudur: Bir, İslami devlet yoktur; İki, kazanan devlettir. İslamcılar aşama aşama devletleştirilirler. Sonunda kesinkes devlete ait olan mantıklara itaat ederler – yani ulusal mantıklara, yani milliyetçi mantıklara. Çalışmalarımın daha sonraki kısmında, Ortadoğu’daki İslamcı hareketlerin çoğunun nasıl İslami-milliyetçi partiler ya da hükümet partileri haline geldiklerini gösterdim. Ya koalisyon biçimleri içinde, ya da belli bir anda iktidarı yürütme fırsatını yakaladıkları için. İran’da, ama aynı zamanda Türkiye’de, ya da Turabi’yle Sudan’da hep bu işlemiştir.

Eylemlerini ve hedeflerini, yönetimi altında evrildikleri ulus-devletin çerçevesiyle sınırlamaları anlamında mı İslami-milliyetçi diyorsunuz?

İslamcı hareketler devlet mantığının, ulusal mantığın önceliğini kabul ettikleri anda İslamcı olmaktan çıkarlar. Hıristiyan-Demokrat tipte partiler haline gelirler. Elbette ki ahlak, kadın, aile, şeriatın yeri, vs. gibi değerlerin militanlığını yapmaktadırlar. Bir ajandaları vardır, bunu sürdürürler ve tam anlamıyla diğer partiler gibi değildirler. Ve kuşkusuz bu ajandanın önemli sosyal sonuçları vardır, ama jeostrateji bahis konusu değildir artık: Ulus-devleti, devletin yapısını, önceliğini, güç dengelerini, ulusal çıkarları tartışma konusu etmez artık. Şöyle de söyleyebiliriz: Artık devrimci değildirler, normalleşmiş, sıradanlaşmışlardır. İslamcı hareketler hakkında çıkardığım en genelleştirilebilir sonuç budur.

Demek ki onları Batılı bir kavram olan ulus-devletle karşı karşıya, yine Batı’dan gelen parti yapılanmaları içinde görüyoruz. Siyasi İslam’ın başarısızlığı neye bağlı bu anlamda?

Ulus-devletin aşılamamasına bağlı. Devlet modelinin baskın çıkmasına bağlı. Sömürgecilik sonrasında, tüm yeni devletlerin kökleri tutmuştur. Bertrand Badie’nin tezinin aksine, ithal edilmiş şeyler değildir bu devletler artık, çoğu zaman salt müslüman olan önceki devletlerle de bir bağ kurulmaktadır: Osmanlı devleti, Mısır, İran, Fas monarşisi, vs. Bunun bir sonucu olmuştur: İslamcılar artık kendini bütün sosyal aktörlere dayatan bir devlet mantığı içinde, hakikat tekeline sahip değildirler ve işte bu andan itibaren ittifak arayışına girebilirler ki bu da çok yeni bir olgudur. Yeni bir toplum yaratacak modeli kendi elinde bulundurduğunu iddia eden devrimci, ideolojik bir partiye çok benzer bu durum: Yol arkadaşları edinilebilir, ama yapısal ittifaka girilmez, tanımı gereği hükümet ittifakı yapılmaz. Ulus-devlet çerçevesinin şimdilik aşılmaz olduğu düşünüldüğünde, başörtüsü üzerine, şeriat üzerine somut bir politikaya sahip olup da bu yürürlüğe konulamadığında ittifaklar yapılır. Programlar yazmak, koalisyon hükümetleri yapmak öğrenilir, dolayısıyla ulusal bir devlet mantığı içine girilir ve orada kalınır. İdeolojik bir hegemonyacılık mantığında durulmaz artık. İşte bütün İslami partiler bu mantığa girmişlerdir.
Ama bu da başka bir soruyu açık bırakmaktadır: Elde bir devlet olmadığında, devlet kesinkes istenmediğinde, elde ümmetçi bir ajanda bulunduğunda ve ulus-devletin bir tuzak olduğu söylendiğinde ne olacaktır? Bin Ladin’in söylemidir bu; ama aynı zamanda siyasileşmenin bir yanılsama ve bir başarısızlık olduğunu söyleyen Tebliğcilerin de söylemidir. Başlıca özellikleri devlete ilgi göstermemek olan ve benim “yeni-fundamantalistler” diye adlandırdığım çevreler de zaten buradan çıkmaktadır. Onlara göre devlet bir hedef değildir. Onlara göre hedef, bireylerin İslam’a dönüşüdür; bu yüzden yerellikte ısrarlıdırlar: yerel cemaatler, aşiretler, aileler, mahalleler düzeyinde, devletin altında kendi mekanlarında, içinde her şeyden önce iyi bir müslüman gibi hareket edilebilen ideal bir toplum yaratmaktır amaçlanan. İkinci boyutları da ümmettir: Bu mikro-toplum, tüm müslümanlar ibadete döndükleri zaman ümmetin ne olacağının da habercisidir, ama artık bu ümmet ne bir devlet ne de bir toprak parçasında bulunmaktadır. Bu yeni-fundamantalist grupların iki özelliği bunlardır: Devlete karşı ilgisizlik ve yerel alt-grupla evrensel ve muhayyel bir ümmet arasında gidip gelme.

Güç dengeleri göz önünde bulundurulduğunda, devlet iktidarının alınmasının, hatta paylaşılmasının mümkün olmadığı Avrupa’da da bu hareketlerin güncel başarısını açıklayan bu mudur?

Tam olarak. Bu hareketler, somut anlamda bir azınlık halinde, ama ülküsel anlamda evrensel bir cemaat içinde yaşama olanağı vermektedirler. Ne var ki bu evrensel cemaat hiçbir yerde somutlaşmamıştır. Bir toprak parçasına özgü değildir. Yeni-fundamantalizm, gerçekten İslam’ın bir bölgeye ya da bir ülkeye özgü olmaktan çıkmasıdır. Çok açık sosyolojik nitelikli bir evrime işaret ediyor bu: İslam’ın Batı’ya geçmiş olması olgusuna. Müslüman tarihinde ilk kez, daha iyi yaşamak için gönüllü bir biçimde gayrimüslim ülkelere doğru yer değiştirmiş müslüman nüfus toplulukları bulunmaktadır. Müslüman azınlıklar en baştan beri olmuştur. Sorun bu değil; o insanlar yer değiştirmemişlerdi. Oysa şimdi, söylendiğine göre dünya müslümanlarının % 30’u azınlık durumunda yaşamaktadır. Dar-ül İslam artık sınırlarda savunulan bir toprak parçası değildir; çünkü büyük ölçüde sınırların ötesine geçilmiştir bile.
Yeni-fundamantalizmin yayılmasındaki ikinci önemli nokta Selefilik’tir; çünkü Selefiliğin kültürle ilişkisi kültürsüzleşmiş gençlere çok iyi uymaktadır. Selefilik tam anlamıyla kültürsüzleşmenin övülmesidir. Selefi, genç bir insana, “Deden sana İslam’ı iletemedi, ama bu senin için iyi bir şey, çünkü dedenin İslam’ı gerçek İslam değildi. Senin dedenin İslamı, şirkle ve başka şeylerle karışmış bir Cezayir murabıt İslamıydı. Allahtan bunu sana aktaramamış; bu sayede senin de şimdi gerçek İslam olan Selefi İslamı’na ulaşma imkanın var,” diyendir.
Selefiler’in Batı’yla savaşmaktan çok önce yerel ve yerli İslamlarla savaşmış olduğunu görmek gerekir. Taliban 1996’da iktidarı aldığında ilk işi Batı’ya karşı savaş açmak olmadı, Afgan kültürüne savaş açtı. Amerikalılarla Taliban’ın 1994’ten 1997’ye kadar çok iyi ilişkileri olduğunu hiç unutmamak gerekir. Çatışmaları da Taliban’ın İslam anlayışı yüzünden olmamıştır. O sırada Taliban Afgan kültürüyle savaşıyordu: Müzik, uçurtma, iddialar, oyunlar, şarkılar… işte tüm bunlara karşı savaş yürütüyordu.
Dolayısıyla Selefilik tam da küreselleşmeyi mümkün kılan bir kültürsüzleştirme girişimidir. Selefilik, kültürsüzleştirme üzerine olumlu bir söylem üretmek demektir, küreselleşmeyi islamileştirmek, kültürel referans sistemindeki, sözünü ettiğimiz krizi islamileştirmektir. Selefiler Fas kuskus lokantaları ya da Osmanlı mutfağını aramazlar, helal fast-foodlar isterler. Yeni-fundamantalistin ideal yemeği fast-food’tur: Önemli olan kuraldır, kültürel içeriğin önemi yoktur. Kültürden koda geçilmiştir. Ve bir içerik, bir kapsam olarak kültürden, insan davranışlarının basit bir göstergesi olarak koda geçiş, bence yeni-fundamantalistin kendi kendini küreselleşmeye nasıl uyarladığını açıklamaktadır. Kültürsüzleşmiş gençlere bir kod, hangi kültürel bağlamda olursa olsun geçerli olan ve üstte taşınabilir bir kit sağlamaktadır. Bu sayede Middle West’teki bir Amerikan üniversitesinde de, Afganistan’da Taliban’ın yanında da aynı şekilde davranılabilmektedir. Yeni-fundamantalistin gücü budur: Küreselleşmeyi düşünmenin ve yaşamanın bir biçimini sunmaktadır.

Ama yine de bir paradoks yok mu? Madem ki bu söylem Batı toplumlarında epey gerçek olan kültürsüzleştirmeyle besleniyor, o zaman niçin, kültürün varolduğu, kültürsüzleşmenin aynı boyutta olmadığı ve kültürel içeriğin gençlere kodlara ihtiyaç duymadan, Selefi kit’i olmadan da yaşama imkanı verdiği müslüman toplumlarda da bu kadar başarılı oluyor?

Çünkü gerçek müslüman toplumlarda da bir kültür ve dinsel aleniyet krizi yaşanıyor. Geleneksel müslüman toplumlarda da dini olanın nasıl aynı şekilde yeniden oluşmakta olduğu açıkça görülüyor. Karmaşık bir olgudur bu: Ulemanın, yani geleneksel dini otoritelerin krizi vardır; her tarafta, İslami olduğu söylenen devletlerde bile siyasetin fiili olarak sekülerleşmesi olgusu vardır; evrensel tüketim modellerinin gelişmesi vardır: Fast-food’lar, beş yıldızlı oteller. Bugün New York’ta da Amman’da da aynı şekilde evlenilmekte, büyük otellerin salonları kiralanmaktadır. Tüketim biçimlerinin ve toplumsal davranışların evrenselleşmesi söz konusudur. Elbette illa ki kültürün tekbiçimlileşmesi anlamına gelmez bu, ama tüketim biçimleriyle kültür arasındaki, kültürler arasındaki bu ayrılmanın bir kültürel referans krizine yol açtığı anlamına gelir.
Kültür nerededir? Kültür nedir? Neyin içindedir? Müzikte mi? Evet doğru, Doğu müzikleri vardır, ama bu müziklerin de nasıl sürekli yeniden oluştukları, Amerikan denen müziklerin de kendilerini nasıl dayatabildikleri ve nasıl bir bağdaştırmaya, çeşitlendirmeye doğru gidildiği görülüyor. Mutfakta da aynı şey var: Kahire’deki küçük restoranlarda bir Mısır mutfağı var, bir de Lübnan mutfağı. Ama Kahire’nin beş yıldızlı otellerinde, Lübnan, İtalyan restoranları ve bir Suşi restoranı var; bu Kahire’de de, Amman veya Tokyo’da da aynı.
Televizyon programlarının tekbiçimlileşmesi de var. Ama aynı zamanda sosyolojik bir tekbiçimlileşme de var: Dar aileye doğru gidiliyor, geniş aile daha az rol oynuyor. O zaman kültürel açıdan nasıl yeniden düşünülecektir bu?
Klasik anlamıyla kültürde bir kriz var. Ortadoğu’daki liselerde Arap kültürü olarak ne öğretiliyor? Arap kültürü nedir? Arap romancısı olarak kimleri öğretiyorlar? Bu ülkeler kendi modern kültürleri nazarında krizdeler. Yeni-fundamantalistlerin saldırdığı Mısırlı romancılarla çok iyi görülüyor bu. Dini kuralla kültürel kural arasındaki o aynı ayrılma var. Sansür durumunda da çok iyi ortaya çıkıyor: Yerel, kültür anlamında yerli yazarların ürettikleri şeyler çoğu zaman fundamantalistler tarafından, bazı ulema üyeleri tarafından mahkûm ediliyor. İslami bir tiyatro nedir? Bazıları muhtelif cevaplar veriyorlar, ama bu cevaplar halkın içinde kök salabiliyor mu? 1960’lı yıllardan beri Fransa’da tartışılan kültür tüketimi sorunuyla aynı sorundur bu. Benim koyduğum sorunlar müslüman dünyaya özgü sorunlar değil aslında; genel anlamda kültürel referanslara dair sorunlar bunlar. Bugün ben bütün dünyada, dini kaideler ile, içinde dinlerin bir azınlık gibi yaşandığı -o dinin sosyolojik açıdan çoğunlukta olduğu ülkelerde bile böyledir bu- kültürel kapsam arasında artan bir dikotomi görüyorum.
Üstelik Fransa’da ve A.B.D.’de çok açık bir biçimde görülüyor bu. Fransa’da Katolik Kilisesi, esasen laik, materyalist, hatta pornografik bir dünyanın içinde azınlıkmış gibi savunuyor kendini. A.B.D.’de Amerikalıların %80’i ibadetlerini yerine getirdiklerini ve haftada en az bir kez dini bir törene katıldıklarını söylüyorlar – buna karşılık bütün Amerikalı vaizler pornografinin ve materyalizmin hükümranlığını kınamakla meşguller! Aynı olguyu Müslüman dünyada da görüyoruz. Vaizler, “müslüman dünya azınlıkta, imanını yaşayamıyor. İyi müslüman sürekli olarak, televizyonun, diğerlerinin giyim-kuşamının, reklamların, gazetelerin saldırısı altında yaşıyor,” diyorlar. Bence küreselleşmeye özgü olan şey, kültürün krizidir ve dini kurallarla kültürel içerikler arasındaki ayrılmadır. Ve bu yüzden dinin kendini kültürün dışında yeniden inşa ettiğine şahit oluyoruz: Bu yeni bir şeydir. Batı’da her zaman tasvir ve put düşmanı hareketler olmuştur; dini kültüre saldıran, heykel ve ikonaları yıkan hareketler. İslam’da da daima bağdaştırmacılıklara saldıran, dini mesajın yavanlaşmasına, sıradanlaşmasına karşı çıkan püriten hareketler olagelmiştir. Sorun şu ki, dini değerlerle kültürel içerikler arasındaki bu dikotomi, yeni-fundamantalistlerin denetimi altındaki bir şey değildir; “Kültürümüz yeterince dini değil,” diyen onlar değildir, bizzat insanlar tarafından gerçekten bir dikotomi gibi yaşanmaktadır bunlar. Dolayısıyla kural bireyin etrafında, bireyin eylemiyle yeniden oluşacaktır; ama kültürel bir üretim değildir bu. Şunu sorabiliriz: İslami sanat nedir? Basmakalıp laflarla üstü örtülmektedir bunun. İslam’ın tasvire karşı olmasından dolayı İslami bir sanat olmadığı söylenir, ama bu bütünüyle yanlıştır. Çok zengin tasvirlerle dolu yığınla İslami sanat örnekleri olduğu çok iyi bilinmektedir. Oysa Amerikalı bir fundamantalistin roman yazması ya da heykel yapması tasavvur bile edilemez. Dinle kültür arasında kopma vardır.

Halbuki İslami bir sanatın yeniden yaratılması için epey bir hareketlenme var, özellikle İslami pop gruplarıyla müzik alanında, ama aynı zamanda daha marjinal bir biçimde, bir eğitim yolu olarak tasarlanan tiyatroda da…

Sosyalist bir sanat yaratılmak istendiği zamanki gibi bu. Bir sanat, yaratmak istenilerek yaratılamaz. Sanat ya ortadadır, ya yoktur. İstanbul’da İslamcı bir tiyatrocuyla tanıştım, eski bir komünistti. Eskiden bir sendikacı kitlesi önünde Brecht oynuyormuş. Şimdi de İslamcı derneklerin üyelerine oynanacak bir repertuar aranıyordu. Repertuarında on iki piyes var, bir İranlı yazarın, Makmalbaf’ın piyesi de var. Ama dayatmalar altında, özellikle kadınların sahnelenmesi konusunda, üstelik yaptığı da didaktik bir sanat, bir propaganda sanatı.
Sanatla ilişkide derin bir sorun var. Yahudilik’te de bu böyle; Lubaviç sanatı yoktur. Bugün artık, biçimlerin içeriğin yerini aldığı bir dindarlığın içindeyiz. Ama aynı zamanda birey düzeyinde bir maneviyat arayışı da var. Yüzeysel ve ikiyüzlü bir kod sisteminin söz konusu olduğu değil söylemek istediğim. Bir maneviyat arayışı var ve belki de bu maneviyat arayışından sanat biçimlerinin yeniden oluştuğunu göreceğiz. Ama benim bildiğim kadarıyla İslamcı bir romancı yoktur.

Kimlik, özgüllük, otantiklik üzerinde en çok ısrar eden hareketler, aynı zamanda kendilerini bir medeniyetler çatışması içinde düşünmeye en fazla eğilimli olan hareketler…Ne tuhaf değil mi, küreselleşmeden kurtarmak istedikleri toplumlarını, küreselleşmenin önüne itiyorlar.

Elbette. Bugünün yeni-fundamantalist hareketleri Ortadoğu kültürlerini temsil etmiyorlar; aksine, belli bir bölgeye özgü olmaktan çıkmış bir dindarlığı temsil ediyorlar; tarihsellikten çıkmış ve salt kurallarla tanımlanmış bir dindarlığı… Oysa bu kurallar, aslında, iletilebilir kurallar değildir. Bu kuralları görmenin iki yolu vardır: Ya “yap, yapma”, helal, kaşer, vb. şeklinde, ya da değerler biçiminde.
Bugün değerler üzerine bir tartışma var, ama bu değerler Doğulu ya da Batılı değil aslında. Hollanda örneğini ele alalım. Pim Fortuyn, Hollanda’da yabancı göçmenlere ve İslam’a karşı çıkmak için siyasete atılmaya karar verdiğinde, bu beyefendi klasik Hıristiyan uygarlığını hiç mi hiç temsil etmiyordu. Aksine, eşcinsellik konusunda müdahale etti. Söylediğine göre homoydu ve bir Hollanda radyosunda bir mollanın eşcinselleri “hasta” diye nitelediğini işittiğinde gerekli görmüştü bu müdahaleyi. O anda, Avrupa’da 1960’lardan beri oluşmuş olan cinsel özgürlüğün değerlerini savunmak için müdahale etmesi gerektiğini düşünmüş. Demek ki tartışma değerler üzerine; ama Avrupa’daki bir kopmayla bağlantılı değerler bunlar. Ama işe bakın ki, eşcinsellerin “hasta” olduğunu söyleyen Faslı imam, eşcinselliğin bir Batı değeri olmadığını söyleyen Katolik ve Protestanlarla tamamen aynı çizgideydi. Eşcinsellik bir değer değil, bir sapma onlara göre. Demek ki iyi ve kötü üzerine yürütülen tartışma, hiç bir şekilde bir uygarlık tartışması değildir, dinleri farklı da olsa, tüm dindarların aynı tarafta bulunduğu, değerler üzerine bir tartışmadır.

Bu kamplaşmalar epey Avrupa kaynaklı olan ve müslümanların sözcülerini müslüman dünyasında bulunmayan birtakım etik sorunlar hakkında söz almaya iten bir tartışma da doğuruyor. Örneğin kürtaj sorunu…

Evet, çok iyi bir örnek. Şimdi git gide daha çok sayıda muhafazakar müslümanın kürtaja karşı tavır aldıkları görülüyor, oysa bu sorun müslüman dünyada hiç bir tartışma konusu olmamıştır. Ulema üyelerinin çoğunluğu kürtajın iyi bir şey olmadığını söyleseler de, bu hiçbir zaman merkezi önemde bir sorun olmamıştır ve benim bildiğim kadarıyla da ulemanın çoğu kürtajın bazı durumlarda doğru olabileceğini söylemiştir. Hiçbir zaman Katolik Kilisesi’nin bu konudaki tavrına benzer, dogmatik bir tavra girmemişlerdir. Oysa şimdi muhafazakar müslümanların Katolik Kilisesi’yle aynı tavra girdiği görülüyor. Eşcinsellik konusunda da aynı şey geçerli. Eşcinsellik Müslüman ülkelerde hiçbir zaman bir tartışma konusu olmamış; belki tabiata aykırı fiiller olarak görülmüş, ama modern eşcinsel kavramı, yani özel bir cinsel yönelimi olan biri anlamında asla görülmemiştir. Davranış üzerinden yargılanmış, ama eşcinsellik hiçbir zaman bireyin özüne ait bir mesele durumuna getirilmemiştir, öyle telakki edilmemiştir. Batı’da ise, 19. yüzyılın başından itibaren eşcinselliğin tıbbileşmesiyle birlikte eşcinsellik şahsiyetin bir özelliği haline gelmiştir: Eşcinsel olunup, baskı gerektiren hareketlerde bulunulmayabilir. Şimdi ise Kahire’deki davalarda, Fransa’da PACS üzerine tartışmada, muhafazakar müslümanların eşcinsellik konusunda Katolik bir bakışa yakınlaştığı görülüyor. Eşcinsellerin evlilikleri konusunda da yakın düşünüyorlar.
Dine hakaret konusunda da aynı durum geçerli: Bradford’daki Müslümanlar Salman Rüşdi’nin kitabını yaktıklarında, Batılı değerlere karşı çıkıştan değildi bu. Ne istiyorlardı? Hıristiyanlığa, özellikle de Anglikan Kilisesi’ne yönelik hakaretleri konu alan Britanya yasasından yararlanmak istiyorlardı. Dolayısıyla, paradoksal olarak, Şeytan Ayetleri’ni yaktıklarında, Batı’ya karşı çıkmak için değil, Batı’daki bir kilise geleneğine dayanarak kendilerine karşı “hakaretamiz” olduğunu düşündükleri bir şeye karşı çıkmak istiyorlardı. Katoliklerle muhafazakar müslümanları yan yana bulduğumuz böyle birçok örnek var: Başörtüsü bir Fransız piskoposunu yerinden sıçratmaz, ama Fransız Sosyalist Partisi’nin bir sorumlusunun saçlarını diken diken eder.

Sizin yaklaşımınıza göre İslami hareketleri bir İslam-Batı çatışması içine yerleştirmemek gerekiyor; bazı çatışmaların içinde dini ve muhafazakar nitelikteki Batılı eğilimlerle pekala aynı dalga boyunda bulunabiliyorlar. Bu bir anlamda, küreselleşmenin dini boyutu. Ama başka bir yerde de İslami hareketlerin sekülerleşmeye katılabileceklerini söylüyorsunuz.

Evet, ama farklı biçimler altında. Katı anlamda İslamcı hareketler siyasetin önceliğini tanırlar. Siyasetin önceliğini tanımak da doğrudan olmasa da aslında sekülerleşmeyi kabul etmektir. Hıristiyan olsun müslüman olsun yeni-fundamantalist hareketler, inananlar cemaatine dar bir tanım getirerek sekülerleşmeye katılmaktadırlar; yani “inanan” sıfatını sadece görünür bir biçimde inananlarla sınırlandırarak, yani dinle kültürü birbirinden ayırarak yapmış olurlar bunu. Kendini azınlık olarak görmek, tam da toplumun sekülerleşmesi kabul edildiğindendir. O zaman bu kınanabilir, ya da bundan yakınılabilir, ama sonuçta sekülerleşmiş bir toplumda nasıl yaşanıyorsa öyle yaşanır.
Dolayısıyla dini sorunsallaştırma biçimleri, toplumun seküler olduğunu tespit etmekten ibarettir. Mesela dinin ancak görünür bir biçimde olabileceğini söylemeleri. Otuz kırk yıl önce hiçbir sorun çıkarmayan din değiştirmeler çok iyi bir örnektir buna. O dönemde, kelime-i şahadet getirmek yetiyordu. Yine hayatında hiç kiliseye gitmemiş biri, eğer bir vaftiz kağıda getirirse kilisede evlenebiliyordu. Vaftiz kağıdı yoksa da, vaftiz olunuyordu ve kiliseye gidiliyordu. Bugün bu bitti. Katolik Kilisesi’nde de evlenmek isteseniz, müslüman bir kadınla da evlenmek isteseniz, gerçekten din değiştirdiğinizi kanıtlamak için bir dizi sınavdan geçmeniz gerekmektedir; Yahudiler’den ise hiç söz etmiyorum. Artık dini cemaatlerde, sınır saplantısı içindeki azınlıklar gibi yaşanıyor; ya in ya out’sunuz, ya içeridesiniz ya dışarıdasınız. Ama bu demektir ki bir dışarısı var. Demektir ki bu cemaatler artık kendilerini bir cemaat olarak algılıyorlar, toplumun en özlü ve güzel bir kısmı olarak değil. 1950’li yıllarda, Katolikler Fransız toplumunu kendilerinin ifade ettiklerine kaniydiler, inanmayanlara karşı bir hoşgörü vardı. Şimdi ise, azınlık gibi yaşıyor olmaktan ve kendini kapalı bir grup gibi tanımlamak zorunda olmaktan ötürü inanmayana hoşgörü çok az. Buradan da sık rastlanan sekt sapmaları ortaya çıkıyor. Demek ki yeni-fundamantalistler, dini nesnelleştirmeleri anlamında, dini bir kurallar bütünü, kültürden ayrı bir külliyat haline getirmeleri anlamında, sekülerleştirme aktörleridirler. Dolayısıyla da dinin, ister siyasi, isterse de sosyal ya da kültürel, diğer alanlardan ayrılmasına neden olmaktadırlar.

Bin Ladin’in militanları hakkındaki değerlendirmelerinize dönmek istiyorum. El Kaide içindeki militanların sosyolojik bir değerlendirmesinegirişen ilk kişi sizsiniz. El Kaide’nin de Batılılaşmaya bağlı bir olgu olduğunu söylüyorsunuz…

El Kaide, İslam’ın Batılılaşmasının patolojik boyutudur. El Kaide’deki ikinci kuşak gençlerin çoğu Batı’da islamileşmiştir. Suudiler’le Yemenliler dışındakilerin neredeyse hepsinin Batı’da bir yaşamları olmuştur (eğitim, vs.). Suudiler ve Yemenliler dışında dini okullardan gelen yoktur aralarında. İçlerinden çoğu Batılı kadınlarla evlenmiştir, çoğunun Batılı bir vatandaşlığı vardır. Hiçbiri bir diaspora ilişkisi içinde değildir. Cihad yapmak için hiçbiri anavatanına gitmemiştir, oraya dönmemiştir; hepsi periferik cihadlara gitmiştir: yani New York’a, Afganistan’a, Bosna’ya, Çeçenistan’a, Keşmir’e, vs.. El Kaide’ye yakın örgütlerin toplumsal bir tabanlarının bulunduğu ülkeler vardır: Endonezya, Suudi Arabistan, Yemen, Pakistan, belki Fas da. Bunun dışındaki yerlerde toplumsal bir tabanları yoktur. Köklerinden kopmuş kimselerdir bunlar. El Kaide’deki gençlerin çoğu aileleriyle bağlarını kesmiştir. Hepsi iki ya da üç ülkede, iki ya da üç dili konuşarak yaşamaktadır. Hepsinde yeniden İslam’a dönüş ile ve radikalleşme eşzamanlı olarak ortaya çıkmıştır. Dikkat çekilmesi gereken son nokta da şu: El Kaide’nin hedefleri, Batılı olsunüçüncü dünyacı olsun, Solun geleneksel düşmanıdır: Amerikan askeri-sınai aygıtı. El Kaide Roma’daki Papa’ya saldırmamaktadır. El Kaide hiçbir zaman Hıristiyanlar’dan söz etmez, ama Yahudiler’den ve Haçlılar’dan bahseder – ama Haçlılar emperyalizmdir, hain değil. El Kaide’de başka dinlerden müslümanlığa geçmiş çok sayıda kişi vardır. Fransa’da deşifre olan bütün şebekelerde çok sayıda sonradan müslüman olmuş kişi vardır. Dolayısıyla bana göre, sosyolojisi, coğrafi kökeni, üyelerinin yaşadığı kültürsüzleşme, din değiştirmiş olmaları olgusuve hedeflerinin seçimi göz önünde bulundurulduğunda El Kaide, Ortadoğulu’dan ziyade Batılı bir olgudur.

El Kaide’ye karşı A.B.D.’nin çok çabuk tepki verdiğini gördük. Demokratik devletler yaratmak, eğitimde reforma gitmek, zorla ya da teşvikle demokratik bir modeli yaymak gerekiyor. Günümüzdeki Amerikan politikasının bu iradeciliği karşısında konumunuz ne?

Amerikalılar’ın hedefinin Arap Ortadoğu olduğu görülüyor. Suudi medreseleri, Arap Ortadoğu’nun rejimleri, Filistin sorunu. Benim tezim, El Kaide’nin bu Arap Ortadoğu’yla pek ilgisinin olmadığıdır. Diğer yandan, işe karışan Suudileri bir yana bırakırsak, El Kaide militanlarını Suudi medreseleri yetiştirmedi. Dolayısıyla medrese reformunun bir etkisi olmayacaktır. Amerikan politikası işgörür olmak istiyorsa tutarlı da olmalıdır. Yeni bir toplum modelini, Batılı modern demokrasiyi dayatma fikridir bu. Ama Irak’ta çok iyi görülüyor ki, askeri ve siyasi zorunlulukları müteakiben, hedef sürekli bir biçimde ileriye atılıyor. Dolayısıyla Amerikan söyleminden geriye sadece söylem kalıyor. Mesele, demokratikleştirmeyle sorunun çözülüp çözülemeyeceğini bilmek bile değil; zira demokratikleşmenin dayatmasıyla hayata geçirilen bir politika yok ortada. Çözümler meselenin kenarından geçiyor.

Son sorum tezlerinizle ilgili, ve gönülden bağlı oldukları referanslar üzerine kurulu İslami bir alternatif bulma yolunda meşru talepleri olan müslümanlarla ilgili. Sizi dinlerken öyle bir izlenime kapılıyoruz ki, şu son otuz yıl boyunca İslam adına yapılan her şey daima kötü yola çekilmiş, alt üst edilmiş, ya da paradoksal bir biçimde sekülerleşme veya Batılılaşmanın bir vektörü olmuş. Yani İslam her tür ütopyacı gücünü yitirmiştir mi demek bu? Ve bu durumda tek düşünceye, yani demokrasiye ve piyasalara bağlanmaktan başka bir yol yok mu?

Sorun daima bir ütopyanın nasıl dile geldiği, ütopyadan programa nasıl geçildiği. Ve buna sadece iki cevap var: Biri, Müslüman Kardeşler, Mevdudi, Humeyni tarzında ideolojileştirme, yani İslam’ı siyasi bir ideoloji, toptan bir hükümet programı haline getirmek, kurumlar yaratmak, ki bence bu başarısızlığa uğramıştır. Diğer çözüm ise yeni-fundamantalizmdir, şeriata ya da dine bireysel dönüş. Ama bu sonsuz bir yarış gibidir: Eğer herkesin İslam’a dönmesi beklenirse, bu işe yaramamaktadır, bir toplum modeli yaratmamaktadır. Bu sayede mikro-toplumlar yaratılmaktadır; insanlara dengelerini bulmalarında yardımcı olunmaktadır; ama bu asla bir toplum modeli değildir.
Dolayısıyla bence üzerinde düşünülmemiş en büyük konu, kültür kavramıdır. Yani İslam’ı bir kültüre, bir içeriğe, bir kapsama bağlamak. Dinsel yeniden canlanma hareketlerinde, hem de sadece İslam’ın içindekilerde değil, kültürel boyuttan bir habersizlik, bu boyutu bir reddediş vardır: felsefeyi, sanatı, insan bilimlerini, edebiyatı, vs.’yi. Bu noktada ise dil sorunları ve okul programları konusuna geliyoruz. Dolayısıyla bana göre sorun, bir iman tarzı, bir inanç tarzı olarak İslam değil. Bence İslam artık bir ütopya kaynağı olamaz, diğer dinlerde olduğu gibiİslam’da da bitti o iş. Ama bir canlanma kaynağı olabilir. Bir yeniden canlanma kaynağı olabilmesi için, Selefi ve fundamantalist bakış açısından çıkılması gerekir; bunların da bir kültür olduğu daha toptan bir bakış açısı bulmak için. Kültür sorunu temeldir. Ama bu kültürün dini kültür biçimi altında ya da Arap kültürü biçimi altında dönmesi ayrı bir sorundur.

Yani İslamcı hareketlerin kendilerine rağmen yol açtıkları sekülerleşmeye karşı, siz dinle kültürel olanı barıştıracak yeni bir evrenselden yanasınız.

Evet, yeni bir tür insancıllıktan, hümanizmden yanayım. Bağı hümanizm kuracaktır. Bence çok fazla entelektüelimiz var, ama yeterince sanatçımız yok.

 

Olivier Roy

1949’da doğdu. CNRS’in (Ulusal Bilimsel Araştırmalar Merkezi) Çağdaş İran Dünyasında Toplumsal Bilimler Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. 1972’de felsefe doçenti oldu. 1985’ten beri CNRS’te çalışmaktadır. 1980-88 arası Afgan direniş hareketiyle sekiz yolculuk yapan Roy, 1985’te L’Afghanistan, Islam et modernité politique (Afganistan, İslam ve Siyasal Modernlik) kitabını yayımlamıştır. Siyasal İslam ve Orta Asya üzerine (İran, Afganistan, eski SSCB’deki müslüman cumhuriyetler) çalışmalarıyla tanınan yazarın Afganistan’da Direniş ve İslam (Yöneliş Yayınları, 1990) adlı bir kitabı yayımlanmıştır.
Yazarın Siyasal İslamın İflası (1994), Yeni Orta Asya ya da Ulusların İmal Edilişi (2000) ve Farhad Khosrokhavar ile birlikte yazdığı İran: Bir Devrimin Tükenişi (2000) ve Küreselleşen İslam (2003) adlı kitapları Türkçe olarak yayımlanmıştır.

The Rubric Theme. WordPress.com’da ücretsiz bir web sitesi veya blog oluşturun.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.